SBA Edebiyat 2010

Nisan 4, 2009

10. Sınıf Dil ve Anlatım Soruları 6 (45 soru)

Filed under: Uncategorized — Samurka @ 8:49 pm

Konu: Anlam Bilgisi Zorluk derecesi: Orta Cevap: C
1. Aşağıdakilerin hangisinde eylem gerekçesiyle birlikte verilmiştir?

A) Gökteki yıldızlar kadar sayısız
Ah yurdumun kimsesiz ve yoksul çocukları
B) Ruhumu kaplayan buzları erit
Senden hiçbir zaman kesmedim ümit
C) Pencereleri küçültmeyin ustam
Ki çocuklar görebilsin gökyüzünü
D) Şu mavi dağların uzaklarında
Bir akar suyun adıdır Fırat
E) Bir oda içinde bir saat sesi
Hayatın sırtından giden pençesi

—————–
Konu: Anlam Bilgisi Zorluk derecesi: Zor Cevap: A
2. İncelemecilerin değer yargılarının “ortalama, eli yüzü düzgün, alışılmış” olanı öne çıkarma eğilimi gösterdiği açık. Türk edebiyatı “sezgi” gücü, “sanatı koklama” gücü kalmayan bir eleştirinin eline düşmüş görünüyor şu günlerde.
Bu parçada altı çizili söz grubuyla anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?

A) Sanat değeri taşıyan yapıtları ayırt edebilme
B) Alışılmadık, özgün sanat yapıtları verme
C) Edebiyat yapıtlarından tat alma
D) Sanatsal bir üslupla yazma
E) Gerçek sanat yapıtları yazma

——————-
Konu. Anlam bilgisi Derecesi: Zor Cevap: E
3. Birçok şairi günün birinde yazmaktan vazgeçiren, kendini tekrarlama korkusudur.

Aşağıdaki cümlelerden hangisi, anlamca bu cümleye en yakındır?

A) Özgünlüğü yakalamayan şairler şiir yazmamalıdır.
B) Şair, her şiirinde, biçimde değişiklik yapmalıdır.
C) Şairi uzun ömürlü kılan, onun şiirlerinin özgünlüğüdür.
D) Başka şairleri taklit etmeye başlayan şair, iyi şiir yazamaz.
E) Şiirine yeni şeyler katamayacağını düşünen şair, şiir yazmayı bırakır.
————-
Konu: Anlam Bilgisi Derecesi: Orta Cevap: E
4. Aşağıdaki cümlelerden hangisinde amaç-sonuç ilişkisi vardır?

A) Eserin, yaşama dönüşmemesi sıradanlığındandır.
B) Şiir yeni bir ses getirmiyorsa, şair tanınıyor demektir.
C) İnsansız yaşamaktan korktuğum için yalnızlıktan kaçarım.
D) Yeni yapıtlara sığındığımı söylemem; çünkü yeni yapıtların çizgileri çok sert.
E) Yazarlar; kalıcı olsun diye değil, dünyada iyi yaşansın diye eser üretiyorlar.

——————-
Konu: Anlam Bilgisi Derecesi: Orta Cevap: E
5. “Bilmediği şeyleri öğrenmek için elinden gelen çabayı esirgemez; önüne çıkan engelleri aşmanın yolunu araştırır.”

Bu cümle, aşağıdakilerin hangisiyle sürdürülürse kendisinden söz edilen kişinin olumsuz bir yanı belirtilmiş olur?

A)Bilginin sonu yoktur, der.
B)Bilmediğini de bilenlere sorar.
C)Kitapları elinden düşürmez
D)Ne kadar bilsem de bir bilmediğim vardır, der.
E)Öğrenmek için başkalarına danışmayı ezilmek sayar.
———————–

Konu: Anlam Bilgisi Derecesi: Orta Cevap: D
6. (I) Cahit Külebi ile Necati Cumalı’yı kendime çok yakın buluyorum. (II) Sanat anlayışları gerçeğe dayanıyor. (III) İnsanın kaderiyle meşgul ikisi de. (IV) Hatıra ve izlenimlerin ruha sinmiş sesini temiz bir dille duyuyorlar. (V) İkisi de ümit ve ümitsizliğin, samimiyetin ince, etkili diliyle konuşuyorlar.

Numaralanmış cümlelerden hangisinden başlanarak yazarın üslubundan söz edilmektedir?

A) I B) II C) III D) IV E) V
——————-

Konu: Anlam Bilgisi Derecesi: Kolay Cevap: E
7. (I) İlk romanı bitirdiğim zaman okuduğum sözler beynimde dolanıyordu. (II) Öyküde pek çarpıcılık yok. (III) Ancak, sözlerin, benzetmelerin, ayrıntıların seçimleri çok çarpıcı. (IV) Alıntılanan özdeyişlerin çokluğu biraz tadı kaçırıyor; ama aynı zamanda insanı yaşam üstüne düşünmeye teşvik ediyor. (V) İkinci roman buna göre daha basit olsa da bu roman insana yeter.

Yukarıdaki numaralanmış cümlelerin hangisinde “karşılaştırma” söz konusudur?

A) I B) II C) III D) IV E) V

———————–

Konu: Anlam Bilgisi Zorluk derecesi: Kolay Cevap: B
8. (I) Sokaklardan koşarak geçiyordum. (II) Gök, insanlara ölümü çağrıştırır gibi karanlıktı. (III) Bakışlarımı gecekondulara çevirdim. (IV) Yerden az yüksekte, tuğlaları sıvanmamış gecekondulardan duman tütüyordu. (V) Soba boruları camlardan dışarıya çıkarılmıştı.

Bu parçada numaralı cümlelerin hangisinde yoruma yer verilmiştir?

A) I B) II C) III D) IV E) V

——————

Konu: Anlam Bilgisi Derecesi: Kolay Cevap: A
9. Şiir değiştirir insanı. Bir okuyucu sevdiği şairi tanımadan başka, tanıdıktan sonra başka insandır. Çok sevdiğiniz, hoşunuza giden şiirlerle ilk karşılaşmalarınızı düşünün. Gece ise uykunuz açılmıştır. Bir daha, bir daha okumak, ezberlemek, yakınlarınıza dinletmek istersiniz okuduğunuz şiiri. Yaşamak istekleriniz artmıştır. Bir coşku, bir katkıdır yaşamınıza. Artık değişmiş, zenginleşmiştir yaşamınız.
Paragrafın konusu nedir?
A) Şiirin insan hayatını etkilediği
B) Şairleri tanımak gerektiği
C) Şiir okumanın bir ihtiyaç olduğu
D) Şiirin hoşça vakit geçirttiği
E) Şiirleri ezberlemenin önemi
———–

Konu: Paragraf Derecesi: Orta Cevap: D
10. Şimdi bir heykeltıraş düşününüz. Gevşek ve çürük bir zemin üzerine güzel, mükemmel bir heykel yapmaktadır. Bu heykeli bir an için herkes beğenebilir. Fakat zemin çürük olduğundan bu heykel yaşayamaz. Harçlarla ne kadar kuvvetli dayanak yapılırsa yapılsın yıkılır. Çünkü zemini gevşektir.
Bu parçada vurgulanan temel düşünce aşağıdakilerden hangisidir?
A) Önemli eserlerde kaliteli malzeme kullanmak gerekir.
B) Önemli işler bazı zararları göze almayı gerektirir.
C) Bir eserin kalıcılığı mükemmel olmasına bağlıdır.
D) Her iş öncelikle sağlam bir temele dayanmalıdır.
E) Heykeltıraşlık tahminlerin ötesinde bir önem taşır.
————-

Konu: paragraf Zorluk derecesi: Zor Cevap: A
11. Kişilerin tek başlarına fazla güçleri yoktur; Çabalarının sonucu, dünyanın genel tablosu içinde pek fark edilemez. Hayatta işler, genel bir iş bölümüne göre yürütülür; Bu iş bölümünde tek adamın payı bir yağmur damlası kadardır. Gene de her damla taşkını artırır; her el insanlığın mutluluğuna ya da sefaletine bir şeyler katar.
Paragrafta asıl anlatılmak nedir?

A) Dünyanın iyi veya kötü oluşunda her ferdin payı vardır.
B) İnsan isterse herkesi ilgilendiren işler yapabilir.
C) İnsan tek başına da insanlığa yararlı olabilir.
D) İş bölümü ile her zorluk yenilir.
E) İnsanın yalnız olarak yapabileceği çok şey vardır.
—————-

Konu: Paragraf Zorluk derecesi: Kolay Cevap: A
12. “Sanatı bir fabrika ürünü gibi gören bütün fikirlere karşıyım. Sanatın gerekçesi ve yararlı olabilmesi için dini, milli ve ahlaki özellikler taşıması gerektiğine inanıyorum.”
Parçada sanatla ilgili olarak aşağıdakilerden hangisinden söz edilmemiştir?

A) Evrensel bir nitelik taşıdığından
B) Tekdüzelikle bağdaşmayacağından
C) Topluma faydalı olması gerektiğinden
D) Kültürel değerlerle iç içeliğinden
E) Sanatın etik yönünden

—————-
Konu: Paragraf Zorluk derecesi: Orta Cevap: B
13. İnsan haksızlık karşısında bağırmak imkanı bulamayınca susar. Sustuğu, susturulduğu veya susmak zorunluluğunu duyduğu ölçüde bağırmak arzusu ile yanar. Toplumsal yaşamda, tehlikeli olanlar haksızlıklar karşısında çok konuşanlar değil, en fazla susmaya zorlanan kişidir.
Parçaya göre, “toplumsal yaşamda tehlikeli olanlar” kimlerdir?
A) Susturulduğu zaman bağırmak isteyenler.
B) Haksızlık karşısında susmaya zorlananlar.
C) Haksızlık karşısında bağırmak imkanı bulamayanlar.
D) Haksızlık karşısında çok konuşanlar.
E) Haksızlığa uğramış her insan.
—————
Konu: Paragraf Derecesi: Kolay Cevap: B
14. Teknolojinin yanlış ve kötü kullanımı doğal yaşamı kökünden sarsmaktadır. Hızla birçok canlının soyu tükenmekte, birçok ağaç ve bitki türü yok olmakta, otlaklar ve meralar korunamamaktadır. İnsanoğlu nerede küçük bir canlı görse onu korumak yerine, yok etmeye çalışmaktadır.
Parçada sözü edilen durumun, bu biçimde devam etmesi aşağıdaki sonuçlardan hangisine neden olur?
A) Bilimsel gelişmenin yavaşlamasına
B) Doğal yaşamın ortadan kalkmasına
C) Yaşam düzeyinin düşmesine
D) İnsanlar arası ilişkilerin bozulmasına
E) Çevre kirlenmesine ve doğal felaketlerin artmasına
——————
Konu: Paragraf Derecesi: Kolay Cevap: D
15. Bir ulusu geçmişten geleceğe taşıyan en önemli öge konuştuğu dildir. Dil sayesinde toplumun geçmişteki değerleri, düşünceleri ve yaşantıları günümüze, günümüzden de geleceğe taşınır. Bu böylece sürer gider.
Bu parçada, dilin hangi özelliği üzerinde durulmuştur?
A) Toplumsal düzeni koruması
B) İnsanlar arasında dayanışmayı artırması
C) Toplumun düzenli değişmesine yardımcı olması
D) Kültürün devamını sağlaması
E) Dilin en önemli anlaşma sistemi olduğu

———————
Konu: Paragraf Derecesi: orta Cevap: C
16. Kitaplar, yükselmek ve yükseltmek isteyen her insana kendisinden evvelki neslin bıraktığı noktadan ilerlemek imkanı verir. Her yazar, eseriyle kendisinden sonra gelenlere ilmi, edebi, felsefi, sosyal araştırmalarını, gözlemlerini bildirir. Bu bağ, bir medeniyet zinciridir.
Paragrafa göre kitapların işlevi nedir?
A) Kuşaklar arasındaki farkı ortadan kaldırması
B) Yazarla okuyucuyu birbirine yaklaştırması
C) Uygarlığın devamını ve gelişmesini sağlaması
D) Bilimsel tartışmalara açıklık getirmesi
E) Yeni nesillerin eskileri anlamaya çalışması
————————-

Konu. Anlam Bilgisi (Deyim) Derecesi: Kolay Cevap:A
17. I. Hasta sabaha kadar gözünü kırpmamıştı.
II. Dün akşam geç yattığından uykusunu alamamıştı.
III. Uykum gelmesin diye sık sık yüzümü yıkadım.
IV. Uykusunun ağır olduğunu herkes bilirdi.
V. Dünkü tartışma yüzünden bütün gece gözüme uyku girmedi.
Yukarıdaki cümlelerin hangilerindeki deyimler anlamca birbirine yakındır?
A) I. ve V. B) II. ve IV. C) II. ve IV. D) III. ve IV. E) IV. ve V.
—————–
Konu: Cümlede Anlam Derecesi: Orta Cevap: D
18. Bir sözcüğü ötekinin yanına öylesine getireceksin ki yaratacağın güzellikle okuyucunun yüreğindeki teli titretecek, onu gerçekler dünyasından düşler dünyasına taşıyacaksın.
Bu cümledeki altı çizili sözün cümleye kattığı anlam aşağıdakilerin hangisinde vardır?
A) Bu tabloya her bakışında onda yeni ve değişik yönler bulurdu.
B) Çocukluğunda yaşadığı bu ilginç olayı sık sık anlatırdı.
C) Bu öyküyü okurken uzun süredir gidemediği köyünü anımsamıştı.
D) Romanda kişilerin birbirine kavuşması onu çok etkilemiş, duygulandırmıştı.
E) Bu sıkıntılı yolculuğun bir an önce bitmesini istiyordu.
—————–
Konu. Cümlede Anlam Derecesi: Orta Cevap: B
19. Bir eleştirmenimizin 1974 yılında yaptığı değerlendirmeye katılmamak elde değil. Çünkü bu dipdiri ve sağlam öykü beni de çok etkiledi. Bu öykü gerçek anlamıyla çağdaş bir klasik.
Bu parçada “çağdaş bir klasik” sözüyle anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
A) Oluşturulduğu dönemin dil anlayışına uygun olmakla birlikte eski ürünlerden de etkilenen.
B) Oluşturulduğu dönemin havasını yansıttığı gibi değerini de hiçbir zaman yitirmeyecek olan.
C) Güncel olayları ayrıntılarıyla yansıtacak biçimde, sağlam bir teknikle oluşturulan.
D) Bazı yenilikler getiren ve okuyucuyu duygulandıracak özellikler içeren.
E) Okurun ilgisini canlı tutan ve gelecekte de okuyucu bulma ihtimali olan
———————
Konu: Anlam Bilgisi Derecesi: Kolay Cevap: B
20. “Gene bahar geldi, açıldı güller” dizelerinde, güllerin açılışı baharın gelişine bağlanmaktadır.
Aşağıdaki dizelerin hangisinde buna benzer bir durum söz konusudur?
A) Ne bir vefa gördüm, ne faydalandım
B) Erzurum dağları kardır, geçilmez
C) Düşman geldi, tabur tabur dizildi
D) Ağlatmadı güzel, güldürdü beni
E) Başım yastıktadır, gözlerim yolda
————-
Konu: Cümlede Anlam Derecesi: Orta Cevap: E
21. (I) Haklarında fazla bir şey bilinmeyen hariciyeciler dünyasında gezinmek isteyenler için keyifle okunabilecek bir kitap. (II) Yazar, yirmi beş yıl yurt dışında geçen, otuz yedi yıllık meslek yaşamında edindiği izlenimleri okura duyurmak istemiş. (III) Mesleğinin sorunlarını, iyi kötü yanlarını dile getirmeye çalışmış. (IV) Çok akıcı bir dili var. (V) Kişilerin belirleyici özelliklerini en ince ayrıntılarına değin, somut bir biçimde yansıtmış.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerin hangileri, söz konusu yazarın üslubuyla ilgilidir?
A) I. ve II. B) I. ve V. C) II. ve III.
D) II. ve IV. E) IV. ve V.
——————
Konu: Cümlede Anlam Derecesi: Kolay Cevap: C
22. (I) Onun öykülerinde sağlam bir tekniğin varlığı yadsınamaz. (II) Bununla birlikte, kimi öyküleri öykü olmaktan çok, bir köşe yazısını andırır. (III) Bu tür öykülerde toplumsal eleştirilere yönelir ve insanı dışlar. (IV) Ancak bütün öykülerinde, sözcük seçimi yönünden kılı kırk yaran bir titizlik gösterir.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerin hangileri, sözü edilen yazarla ilgili olumlu yargıları içermektedir?
A) I. ve II. B) I. ve III. C) I. ve IV.
D) II. ve II E) II. ve IV.
—————————

Konu: Paragraf Derecesi: Kolay Cevap: E
23. Edebiyatı, sanatı kendimi dert edinmiş bir kişiyim. Gece gündüz edebiyat düşünürüm, şiir düşünürüm. Sevdiğim bir şiiri tanıdıklarıma okumadığım ya da bir edebiyat sorusu üzerinde tartışmaya girişmediğim günler, yaşadım saymam kendimi.
Böyle diyen bir yazar için aşağıdakilerden hangisi söylenebilir.
A) Herkesi kendisi gibi düşünmeye zorlar.
B) Şiir dışındaki ürünlerden tat almaz.
C) Edebiyattan hoşlanmayanları sevmez.
D) Eleştiriye açık bir kişiliği vardır.
E) Yaşamıyla edebiyatı bütünleştirmiş biridir.
————————-
Konu: Paragraf Derecesi: Kolay Cevap: D
24. Sonunda bilgisayar da gelip çalışma masamıza kuruldu. Belli ki geçici bir geliş değildir bu. Disketi, yazıcıyı da yanına alarak geldiğine göre temelli yerleşmeye niyetli. Sadece birkaç oyun ya da yazım kolaylığı sağlamakla yetinmeyen bilgisayar, getirdiği konfor, yarattığı alışkanlıklarla terk edilemez kaleler ele geçirdi. İlk sıcak ilişkiler, yerini vazgeçilemez tutkuya bıraktığında bilgisayar dünyasının sıradan bir tüketicisi oldunuz demektir.
Bu parçada bilgisayarla ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi vurgulanmaktadır?
A) Pek çok kolaylık sağladığı için insanı tembelleştirdiği
B) Kullanılan malzemeler bakımından pahalı bir aygıt olduğu
C) Benimsenmesi uzun zaman alan bir yenilik olduğu
D) Kullanma alışkanlığının giderek güçlenip yaygınlaştığı
E) Başka araçlarla birlikte kullanıldığında işe yaradığı
—————
Konu: Paragraf Derecesi: Orta Cevap: A
25. İçeriğini çok iyi bildiğimiz kitapları bile yeniden okumalıyız. Çünkü kitaplarda keşfedilmeyi bekleyen nice hazine vardır. Benzer biçimde, resimlere de tekrar bakmalıyız. Onlara baktıkça yenilendiğimizi anlarız. Bir müzik yapıtını da yeniden dinlemeliyiz. O yapıtı dinledikçe dünyamızın zenginleştiğini, değiştiğini görürüz.
Bu parçadan sanat yapıtlarıyla ilgili olarak aşağıdaki yargıların hangisine varılamaz?
A) Değerleri ancak, üzerinden yıllar geçince anlaşılır.
B) Onlarla bir kez karşılaşmış olmamız yetmez.
C) Tüm güzelliklerinin ayrımına varmak zaman alır.
D) Duygularımızı çeşitli yönlerden besleyip geliştirirler,
E) Her seferinde bizde yeni duygular uyandırırlar.
————

Konu: Paragraf Zorluk derecesi: Zor Cevap: C
26. Eskilerden gelen bir edebiyatçıyı günümüz ölçütlerine göre değerlendirmek doğru olur mu? Günümüzde insanların edebiyat anlayışları değişip gelişmiştir. Ancak bu gelişmeyi bir zincir olarak düşünürseniz, zincirin halkaları kopuk değil, birbirine geçmiş durumdadır. Günümüz edebiyatçıları, hem dillerini geliştirmek hem de yeni biçimler oluşturmak bakımından çok şey borçludurlar eskilere. Edebiyat merdiveninin basamakları, bizden önceki edebiyatçıların birikimlerinden oluşmuştur.
Bu parçadan aşağıdaki yargıların hangisi çıkarılamaz?
A) Her çağın kendine özgü değerlendirme ölçütleri vardır.
B) Sanatçılar, kendilerinden önceki sanatçılardan etkilenirler.
C) Yaşadığı dönemde ilgi görmeyen bir edebiyatçı zamanla ün kazanabilir.
D) Her edebiyatçı yaşadığı dönemin koşulları içinde ele alınmalıdır.
E) Öteki sanatlar gibi edebiyat da zamanla değişir.
————————-

Konu: Sözcükte Anlam Derecesi: Kolay Cevap:C
27. “Anadolu, hepimize hınç, şüphe ve emniyetsizlikle bakıyordu.” cümlesindeki kullanıma benzer bir kullanım aşağıdakilerden hangisinde vardır?

A) Ankara, bütün Orta Anadolu’ya bir iç kale vazifesini görmüştür.
B) Erzurum, Türkiye Coğrafyasında 1890 metrelik bir şehirdir.
C) O günlerde Kayseri’nin nasıl yaşadığını ve ne düşündüğünü bilmiyoruz.
D) İstanbul’un asıl iç manzarasını, bu sivil mimari oluşturmuştur.
E) Bursa kadar belli bir devrin malı olan bir başka şehir bilmiyorum.
——————

Konu: Sözcükte Anlam Zorluk derecesi: Kolay Cevap: E
28. l. Öfkeyle yerinden doğruldu.
ll. Hasbelkader öğretmen olmuş.
lll. Titizlikle soruların hepsini inceledi.
lV. Tesadüfen ben de orada bulunuyordum.
V. Şansa bırakmadan sınava iyi hazırlanın.

Yukarıdaki cümlelerde geçen altı çizili sözcüklerden hangi ikisi aynı anlamdadır?

A) l-ll B) lll-lV C) lll-V D) l-V E) ll-lV
————-
Konu: Anlam Bilgisi Derecesi: Kolay cevap: B
29. Aşağıdaki cümlelerde altı çizili sözcüklerden hangisi deyim içinde kullanılmamıştır?

A) Cefasını biz çektik, sefasını o sürüyor.
B) Elindeki yara çabuk kapandı.
C) O, her zaman üstü kapalı konuşur.
D) Aylarca yan gelip yattı.
E) Sanatçı oldu, çalımından geçilmiyor.

————–
Konu: Sözcükte Anlam Derecesi: Kolay Cevap: B
30. Davranışlarının gerekçesini ve nasıl sonuçlanacağını bilmeden, düşünüp taşınmadan hareket ediyorsun.
Bu cümlede sözü edilen kişiye yönelik suç-lamayı anlamca karşılayacak deyim, aşağıdakilerden hangisidir?

A) Kör topal
B) Körü körüne
C) Kör kütük
D) Kör kör parmağım gözüne
E) Kör değneğini beller gibi
—————–

Konu: Ekfiil(Sözcük Türleri) Derecesi: Orta Cevap: C
31. Ekfiil üçüncü tekil şahıs çekiminde kullanılan “-dır” eki bazen düşebilir.
Aşağıdakilerin hangisinde buna örnek gösterebilecek bir kullanım vardır?
A- Ben bu derginin misafir yazarıyım.
B- Dergi ayda bir kere yayımlanıyor.
C- Derginin okuyucu kitlesi çok fazla.
D- Yazılar edebiyat dünyasında ses getiriyor.
E- Dergiyi kitapçılarda bulabilirsiniz.
——————

Konu: Fiilimsi (Sözcük Türleri) Derecesi: Orta Cevap:D
32. “İsimfiil eklerini alan bazı sözcükler fiilimsi olmaktan çıkıp kalıcı isim olur.”
Aşağıdakilerin hangisinde buna uygun bir kullanım vardır?
A- Buralardan gitmek için birçok sebebim var.
B- Hatırlarsan, gidişi suskun olmuştu.
C- Yeri geldiğinde susmak, en güzel cevap olur.
D- Önümüzdeki günlerde ekmek fiyatlarının zamlanacağı söyleniyor.
E- Soru çözmeyi bırakıp arkadaşlarının yanına gitmiş.
———————–

Konu: Sözcük Türleri Derecesi. Kolay Cevap: E
33. O günleri çok arayacaksın: Kimi dostların göçmüş
I II
olacak ölümlü dünyadan. Şu sözler teselli etmeli seni:
III IV
“Ben gideceğim, eserlerim kalacak. İşte bu , bana yeter.” V
Yukarıdaki altı çizili sözcüklerden hangisi tür yönüyle farklıdır?
A- I. B- II. C- III. D- IV E- V
————-

Konu: Sözcük Türleri Derecesi: Orta Cevap: C
34. İnsanlar, hepinizi seviyorum
İçinizde dostlarım, kardeşlerim var.
Yoksullar, hastalar, zavallılar
Sizler için gözlerimdeki bu pınar
Yukarıdaki dizelerde aşağıdakilerden hangisinin örneği yoktur?
A- Belgisiz zamir B- Kişi zamiri
C- Topluluk adı D- İşaret sıfatı
E- Adlaşmış sıfat
——————-

Konu: Anlatım Bozukluğu Derecesi: Kolay Cevap: D
35. Akşama doğru sağanak yağmur başlıyor.
I II
Islanmış köy yolunda Zeynep’le birlikte yürüyoruz.
III IV
Bu yol boş oldu mu çok güzeldir.
V
Numaralı sözcüklerden hangisi çıkarılırsa, cümlede bir anlam daralması olmaz?
A- I. B- II. C- III. D- IV. E- V.
————————-

Konu: Anlatım Bozukluğu Derecesi: Zor Cevap: C
36. Bu kitaba alınmayan şiirler, gerek dil, gerek estetik bakımdan şairin kişiliğine aykırı şiirlerdi.
Bu cümledeki anlatım bozukluğunun nedeni nedir?
A- Eş anlamlı sözcük kullanımı
B- Öğe eksikliği
C- Tamlamanın yanlış kullanılması
D- Özne-yüklem uyuşmazlığı
E- Sözcüğün yanlış yerde kullanılması
—————————–

Konu: Anlatım Bozukluğu Derecesi: Orta Cevap: D
37. Hatta Mehmet Ali’nin kardeşi küçük İsmail soluk soluğa gelerek bizi olan bitenden haberdar etmeseydi, hepimizin haberi olmayacaktı.
Bu cümledeki anlatım bozukluğu aşağıdakilerden hangisiyle giderilebilir?
A- “Hatta” sözcüğü cümleden çıkarılarak.
B- “Haberdar etmeseydi” yerine “haber vermeseydi” getirilerek.
C- “Soluk soluğa” yerine “koşa koşa” getirilerek.
D- “Hepimizin” yerine “hiçbirimizin” getirilerek.
E- “Olan bitenden” yerine “olup bitenden” getirilerek.

—————————–

Konu: Anlatım Bozukluğu Derecesi: Zor Cevap: B
38. (I) 1962 yılından itibaren her yıl 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nde bir bildiri yayımlanırdı. (II) Bu bildiri, o gün, birçok ülkenin tiyatro sahnelerinde okunurdu. (III) Uluslararası tanınmış bir adın yazdığı bu bildiri geleneği 1977 yılında değiştirildi. (VI)Bildiriyi, her ulusun önemli bir sanat adamının yazmasına karar verildi. (V) Böylece bildiri, yayımlandığı ülkenin sanata bakışını, sanatsal sorunlarını belirgin biçimde ortaya koyan bir belgeye dönüştü.
Bu paragrafın hangi cümlesinde bir anlatım bozukluğu vardır?
A- I. B- II. C- III. D- IV. E- V.

———————

Konu: Ses Bilgisi Derecesi: Kolay Cevap: B
39. Aşağıdaki cümlelerde bulunan sözcüklerden hangisinde ötekilerden farklı bir “ses düşmesi” görülür?

A) Ben oğlumu kimselere emanet edemem.
B) Konukları geleceğinden evi çabucak
temizledi.
C) Artık onun da sabrı tükendi, bilesin.
D) Sizin elinizden çıkan bu resmi duvardan
indiremez.
E) Şehre yapılan yeni yollar trafiği rahatlattı.
—————-
Konu: Ses Bilgisi Derecesi: Kolay Cevap: A
40. Ünlü uyumu kurallarına aykırı sözcüklere gelen ekler sözcüğün son hecesindeki ünlüye uyar.
Aşağıdaki cümlelerde altı çizili sözcüklerden hangisi, bu açıklamayı örneklemektedir?

A) Geçen seneki kitaplarını bana ver.
B) Kardeşim, yolculuğu çok sever.
C) Sizinle çarşıya kadar geleceğim.
D) Birikimlerinizden yararlanmasını öğrenin.
E) Sakin insanlarla herkes anlaşabilir.,
——————–

Konu: Yapı Bilgisi Derecesi: Kolay Cevap: D
41. Aşağıdaki altı çizili sözcüklerden hangisinde “(-)m” çekim eki olarak kullanılmıştır?

A) Ev çok eski içi onarım istiyordu.
B) Çiçeklerin bakım işini ben üstlendim.
C) Bu konumda tanıdığım biri yok.
D) Kalabalığı yarıp ön sıralara geçtim.
E) Ölüm sanki onun için kurtuluştu.
——————————-

Konu: Yapı Bilgisi Derecesi: Kolay Cevap: E
42. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde,”-ecek /-acak” ekinin işlevi diğerlerinden farklıdır?

A) Yazılacak yazıları getirdi.
B) Anlatılacak konuları çıkardı.
C) Yapılacak işlerim var.
D) Söylenecek söz bulamadım.
E)Oynayacak bu çocuklar elbette.
———————

Konu: Yapı Bilgisi Derecesi: Orta Cevap: C
43. “den” eki, aşağıdakilerden hangisinde “İşçilerden üçü o gün işe gelmemişti.” cümlesindeki göreviyle kullanılmıştır?

A) Güzel resimlerden oluşmuş bir koleksiyonu
vardı.
B) Köylerden gelen haberler hiç de iç açıcı
değildi.
C) Çiçeklerden bazıları kurumaya yüz
tutmuştu.
D) Artık derslerden zevk almaya başlamıştı.
E) Uzun süre gözlerden uzak yerde
kalmalıydık.
————————–
Konu: Noktalama İşaretleri Derecesi: Kolay Cevap:B
44. Söz vermiştim kendi kendime ( ) yazı bile yazmayacaktım ( ) Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi ( ) Burada namuslu insanlar arasında ölümü bekleyecektim ( ) hırs, hiddet neme gerekti?
Bu parçada parantezlerle belirtilen yerlere, sırasıyla hangi noktalama işaretleri getirilmelidir?
A) (,)(.)(.)(,) B) (,)(.)(?)(;)
C) (.)(:)(?)(:) D) (,)(…)(?)(…)
E) (.)(;)(?)(…)

———————————

Konu: Noktalama İşaretleri Derecesi: Orta Cevap: D
45. Aşağıdaki cümlelerde parantezle belirtilen yerlerden hangisine noktalı virgül (;) getirilemez?
A) Kalabalığı pek sevmezdi ( ) bu yüzden düğün, nişan… gibi törenlere gitmezdi.
B) Ahmet elindeki bavulları yere koydu ( ) onları bagaja yerleştirdi.
C) Oğluma bir bilgisayar aldım ( ) fakat kullanmasını bilmiyor o.
D) Başlıca kış meyveleri şunlardır ( ) portakal, elma, ayva…
E) Bahçemizin bir tarafı güller, karanfiller ( )diğer tarafına da domates, biber ekmiştik.

İngilizcede tespit ettiğim birkaç Türkçe sözcük

Filed under: Uncategorized — Samurka @ 8:46 pm

(İngilizce) Türkçe

canon (kanın) kanun
common (kamın) kamu
camber (kambı) kambur
tomb tombul vb.
sub/p su / suv / sub
deep (dip) dip
duck (dak) ördek
elect elemek
canon (kanın) kanun
wooden (vudın) odun
cat (ket) kedi
true (türuu) doğru
say (sey) söy-lemek
converse (konvers) kon-uşmak
agility (eciliti) aceleci
ace (eyç) acı, ağrı
whistle (visıl) ıslık

OĞUZ TÜRKÇESİNİN TARİHÎ GELİŞME SÜREÇLERİ VE DİVANU LÛGAT-İT-TÜRK / Prof. Dr. Zeynep KORKMAZ

Filed under: Uncategorized — Samurka @ 8:42 pm

Divanu Lûgat’it-Türk’ün yazılışının 925. yıl dönümü dolayısıyla:
Ansiklopedik bir sözlük olan Divanu Lûgat-it-Türk, kültür tarihimiz için
olduğu kadar, Türk dili tarihi için de önemli bir kaynaktır. Biz, bugün Türk
dilinin metinlerle ulaşılamayan bazı karanlık noktalarının aydınlatılmasında
veya karşılaştırmalı dil çalışmalarında yer yer Divanu Lûgat-it-Türk’teki
kayıtlara dayanmakta ve ondan büyük ölçüde yararlanmaktayız. Yaptığımız bilgi
şöleni ile yazılışının 925. yılını kutladığımız Divanu Lûgat-it-Türk, üzerinde
duracağımız konu bakımından da bir dönüm noktası oluşturmaktadır. Çünkü,
Oğuzlar ve Oğuzca hakkındaki en eski toplu bilgileri Divan’dan öğreniyoruz.
Kaşgarlı Mahmud, eserinde yer yer yalnız Oğuzlar ve Oğuz ili hakkında değil,
aynı zamanda Oğuz Türkçesi hakkında da oldukça geniş bilgiler vermiştir. Yeri
düştükçe verilen bu toplu ve dağınık bilgileri, yapılan açıklamaları bir araya
getirdiğimizde, Oğuzcanın XI. yüzyıldaki durumu hakkında genel bir birikime
sahip olabilmekteyiz. Kaşgarlı Mahmud’un Karahanlı (Hakaniye) Türkçesi bir
yana, öteki Türk lehçelerine oranla Oğuzcaya vermiş olduğu bu geniş yer,
yalnız Oğuzların XI. yüzyıldaki genel durumunu belirlemekle kalmamış;
dolayısıyla Oğuzcanın XI-XIII. yüzyıllar arasındaki gelişme sürecine de ışık
tutarak bir anahtar vazifesi görmüştür.
Biz Divanu Lûgat-it-Türk’ün yazılışının 900. yıl dönümü dolayısıyla daha önce
hazırladığımız “Kaşgarlı Mahmud ve Oğuz Türkçesi” adlı bir yazımızda Oğuz
Türkçesinin Divan’daki ses ve şekil bilgisi özelliklerini ele aldığımız için,
bugün, konuya yalnız yukarıda belirtilen husus, yani Oğuzcanın XI-XIII.
yüzyıllar arasındaki gelişme sürecinin tespitinde Divanu Lûgat-it-Türk’ün yeri
açısından eğilmek istiyoruz.
Bilindiği gibi Oğuzcanın bir yazı dili olarak varlığını ortaya koyması oldukça
geçtir. Başlangıcı, Oğuzların Anadolu’da kurdukları Anadolu Selçuklu
Devleti’nin sonlarına rastlar. Selçuklu Devleti’nin resmî dili Farsça olduğu
için XIII. yüzyılın ikinci yarısında yazılmış olan eserler de nitelik
bakımından daha çok halka seslenen basit içerikli dinî eserlerdir.
Selçukluların devamı niteliğindeki Anadolu Beylikleri döneminde ise, Oğuz
Türkçesi artık çok yönlü yüzlerce telif ve tercüme eserlerle olgunluğa erişmiş
bir yazı dili durumuna gelmiştir. Eski Anadolu Türkçesi veya Eski Türkiye
Türkçesi diye adlandırdığımız bu dönem XIII-XV. yüzyıllar arasını kaplar.
Oğuzlar VI. yüzyıldan beri tarih sahnesinde oldukları ve Orta Asya’ da
kurulmuş Türk devletleri içinde önemli bir etnik kol oluşturdukları hâlde,
lehçelerinin bir yazı diline dönüşmesinin bu kadar gecikmiş olması, her hâlde,
onların tarih sahnesine bağımsız bir siyasî varlık olarak çıkamamış, bağımsız
bir devlet kuramamış olmalarıyla ilgilidir. Ama Oğuz Türkçesine ait birtakım
belirtiler ve bazı özellikler, Köktürk ve Yenisey Yazıtları’ndan beri de
bilinmektedir. Bu bakımdan Oğuzcanın tarihî gelişme sürecini, onların tarih
sahnesindeki etnik, siyasî ve sosyal durumlarına koşut olarak birbirinden farklı
üç ayrı döneme ve dolayısıyla üç aşamaya ayırmak uygun olacaktır. Bunlar:
VI-XI. yüzyıllar arasındaki dönem,
XI-XIII. yüzyıllar arasındaki dönem,
XIII. yüzyıldan sonraki dönemler.
Konumuza giriş yapabilmek için önce birinci dönem üzerinde kısaca duralım:
VI ve XI. yüzyıllar arasını kaplayan ve Türk dili tarihinde Eski Türkçe diye
adlandırılan dönemde, Oğuzlar, sosyal ve etnik varlıklarını Köktürk (552-745),
Uygur (745-840) ve Karahanlı (912-1212) Türk devletlerinin coğrafyasında,
siyasî bakımdan onlara bağlı ve zaman zaman da bu devletler üzerinde önemli
etkiler yaparak sürdüregelmişlerdir. Gerek Orhun ve Yenisey Yazıtları’ndaki
kayıtlardan gerek bu konuda yapılan araştırmalardan, Oğuzların VII. yüzyılın
ilk yarısında Yenisey bölgesindeki Barlık ırmağı yörelerinde, VII. yüzyılın
ikinci yarısından sonra da Tula ırmağı boylarında ve Ötüken yöresinde
oturdukları bilinmektedir. Köktürk yazıtlarında Türk ve Türk olmayan öteki
etnik unsurlar yanında çeşitli vesilelerle yer yer Oğuzların da adı
geçmektedir. Köktürk Kağanlığının Oğuzlarla ilişkisi ise, kimi zaman gergin ve
savaşlı olmuş; kimi zamanlarda da kağanlığın sadık bir metbuu derecesine
yükselmiştir.
Oğuzların, Köktürklerin yerini alan Uygurlar döneminde de Orhun ırmağı
bölgesinde yaşadıkları ve Uygurlarla Köktürk döneminde olduğu gibi, kimi zaman
dostluk ilişkileri içinde oldukları, kimi zaman da savaşlar yaptıkları
bilinmektedir.
Oğuzlar Karahanlılar döneminde de sahnede olmuşlar ve varlıklarını
Karahanlıların batısındaki sınır bölgelerinde sürdürmüşlerdir. IX-XI. yüzyıllar
arasındaki dönemde, Oğuzların Aral gölü kuzeyindeki steplerde ve Seyhun
(Sirderya) ırmağının iki yakasında oturduklarını, tarihî ve coğrafî kaynakların
verdiği bilgilerden öğreniyoruz. Bu Oğuzların daha X. yüzyılda Sirderya (Öküz
ırmağı) boylarında ve Aral gölü kıyılarında Yenikent merkez olmak üzere bir
Yabgu Devleti kurduklarını da biliyoruz. X-XI. yüzyıllar arasında Yenikent’e
ilâve olmak üzere, Haare, Cend, Sepren (Sabran, Savran), Suğnak, Karnak, Karaçuk
(Fârab) şehirlerini de kurmuşlardır. Oğuzların XI. yüzyılda batıda Hazar denizi
kıyısındaki Mangışlag (Siyah Kûh) adını verdikleri yarımadayı ele geçirip orada
yerleştikleri de bilinmektedir. Bu bölgedeki Oğuzlar kısmen göçebe kısmen de
yüksek kültürlü bir yerleşik hayata geçmiş bulunuyorlardı. Oturdukları yerlerde
bir yandan Maveraünnehir’in yerli halkı ile karışmakta, bir yandan da Karahanlı,
Yağma, Çiğil, Argu ve Karluklar ile komşuluk ilişkilerini devam ettirmekte
idiler.
Oğuz Türklerinin lehçelerine gelince: VI-XI. yüzyıllar arasındaki dönemde
Oğuzlar nasıl bağımsız bir devlet kuramamışlar ise, Oğuzcaya dayalı bir yazı
diline de sahip olamamışlardır. Ancak, Eski Türk yazıtlarında olsun, Uygur ve
daha sonraki döneme ait eserlerde olsun yer yer Oğuzcanın yazı dillerine ve
yazılı eserlere yansımış belirtilerini ve bazı özelliklerini de bulmak
mümkündür. Bilindiği gibi Türkçe, VI-XI. yüzyılların Türk devletleri olan
Köktürk, Uygur ve Karahanlılar dönemlerinde, yer, zaman ve kültür alanı
ayrılıklarına, kelime hazinesindeki bazı farklılaşmalara rağmen, genel yapısı
itibarıyla yine de birbirinin devamı niteliğinde tek bir kol hâlinde
ilerlemiştir. Bu bakımdan Oğuzcanın VI-XI. yüzyıllar arasındaki dönemi esas
itibarıyla sisli bir perdeyle örtülmüş bulunmaktadır. Ne var ki, bu dönemdeki
Türk devletlerinin sınırları içinde birbirinden farklı etnik unsurların yer
almış ve bunlara ait dil özelliklerinin yer yer yazı diline de yansımış olması,
yazıtlarda olsun meydana getirilen yazılı eserlerde olsun birtakım lehçe veya
ağız ayrılıklarının doğmasına yol açmıştır. Nitekim W. Radloff, Orhun Yazıtları
yanında, merkezi Turfan olan geniş bir alanda daha başka edebî bir dil olduğunu
ve bu edebî dilin daha sonraki bir sıra Türk lehçelerine temel oluşturduğunu
yazmıştır. Rus Türkologlarından S. E. Malov da Yenisey ve Orhun Yazıtları’ndaki
lehçe ayrılıkları ile eski Kuzey Oğuzcasının etkisine işaret etmiştir. A. von
Gabain ise, Eski Türkçe döneminde, bugüne kadar hangi kavmî unsurlara ait olduğu
tespit edilemeyen beş ayrı lehçenin izleri bulunduğunu belirtmiştir. Ayrıca,
Uygur yazmalarında olduğu gibi, Orhun ve Yenisey Yazıtları’nda da lehçe
ayrılıkları yüzünden bir dil birliğinin bulunmadığına işaret etmiştir. Köktürk
ve Uygur ülkelerinde yukarıda belirtildiği üzere, Oğuzlar da önemli bir yer
tuttuklarına göre, Eski Türkçe döneminde Oğuz lehçesi ile ilgili bir kısım
özelliklerin de kendini göstermesi olağandır. Bizim bu konuda metinler üzerinde
yaptığımız bir araştırma, özellikle Yenisey ve Orhun Yazıtları ile Uygurcanın n
lehçesi metinlerinde belirtiler veya genel eğilimler hâlinde birtakım Oğuzca
özelliklerin de yer aldığını ortaya koymuştur. Daha sonraki yüzyıllarda,
Karahanlı dönemini temsil eden bir eserde de Oğuzcanın belirgin izlerine
rastlanmaktadır. Rus Türkologlarından A. K. Borovkov’un araştırmalarına göre,
Oğuzcanın etkisi, daha eski bir Oğuz-Türkmen edebî an’anesinin varlığını
gösterecek biçimde Anonim Kur’an Tefsiri’nde de yer almıştır. Demek oluyor ki,
VI-XI. yüzyıllar arasındaki gelişme sürecinde, Oğuz lehçesi temelde bir sis
perdesine bürünmekle birlikte, yine de birtakım özelliklerini o devir eserlerine
yansıtmış bulunmaktadır.
Gelelim Oğuzcanın tarihî gelişme sürecindeki ikinci aşamaya, yani XI-XIII.
yüzyıllar arasındaki döneme. Bizi Divanu Lûgat-it-Türk bakımından asıl
ilgilendiren de bu dönemdir.
Türklerin İslâmlığı kabulünden sonra Oğuzların siyaset sahnesindeki yıldızları
da parlamaya başlamış; daha sonraki tarihî olayların da ortaya koyduğu üzere,
Orta-Asya Türk dünyasının batı kesiminde ve İslâm dünyasında çok önemli bir yer
tutmuşlardır.
Yukarıdaki açıklamalar sırasında, Oğuzların X. ve XI. yüzyıllarda Sirderya
ırmağının iki yakasında önemli şehirler kurarak büyük ölçüde yerleşik hayata
geçtiklerine de işaret edilmişti. Kaynaklar XII. yüzyılda bu şehirlere
Barçınlıg-Kent, Eşnas, Uzkent ve Sırlı-Tam gibilerinin de eklendiğini
bildiriyor. Tarihçilerimiz, Divanu Lûgat-it-Türk’ün ve öteki İslâm kaynaklarının
pek çok Oğuz şehirlerinin varlığından söz etmelerini, Oğuzların büyük bir
bölüğünün yerleşik hayat yaşamaları ile ilgili bulmuşlardır. Faruk Sümer de
Oğuzların önemli bir kısmının oturak yaşayışa geçmesinde İslâmlığı kabullerinin
büyük etken olduğunu belirtmiştir. Kaşgarlı Mahmud’un da belirttiği gibi,
yerleşik yaşayışa geçmiş olan Oğuzların yüksek kültürlü bir şehir hayatı vardı.
Ama hemen şunu da belirtmek gerekir ki, Sirderya’nın iki yakasında şehirli
Oğuzlar ile birlikte göçebe Oğuzlar da yaşamaktadır. Hatta Kaşgarlı, göçebe
Oğuzların yerleşik yaşayıştaki Oğuzları alaya alarak onlara yatuk (tenbel)
dediklerini, bunların şehirlerden dışarı çıkmadıklarını ve savaş yapmadıklarını
kaydetmiştir.
Öte yandan XI.-XIII. yüzyıllar arası, Oğuzların Aral gölü kuzeyindeki
steplerden güneye Harezm ve Sirderya bölgelerine sürekli olarak göç ettikleri
bir dönemdir.
Bu Oğuzlardan bir kısmı büyük gruplar hâlinde Harezm yolu ile Horasan
üzerinden Yakın Doğu’ya uzanarak oralardaki Selçuklu Devletlerinin kuruluşunu
hazırlamışlardır. Bilindiği gibi XI.- XIII. yüzyıllar arasında Harezm bölgesinin
Türkleşmesinde, bazı Türk boyları yanında Kıpçaklarla birlikte Oğuzların da
büyük etkisi olmuştur. Görülüyor ki, bu dönemdeki Oğuz nüfuzu yalnız Sirderya
kuzeyindeki steplerden başlayarak Sirderya, Maveraünnehir, Harezm, Horasan
bölgelerinde kalmamıştır. XI. yüzyılda Büyük Selçuklu Devletinin batıya yaptığı
göçler ve fütuhatlarla, bu nüfuz Azerbaycan ve Irak üzerinden Abbasi Devletinin
başkenti ve devrin büyük kültür merkezi Bağdat’a kadar uzanmıştır. Aslında
Kaşgarlı Mahmud’un, eserinde Oğuzlara ve Oğuzcaya bu denli geniş ve ağırlıklı
bir yer vermiş olmasının sebebi de, onların bu dönem Türk dünyasındaki yayılma
durumları ile orantılıdır. XI. yüzyıldan XIII. yüzyıla doğru uzanan bir dönemde,
Orta-Asya Türk dünyasının siyasal ve sosyal yapısında bu denli önemli bir yer
tutmuş olan Oğuzların dil bakımından boşlukta kalmış olmaları imkânsızdır.
Konuya dil tarihi açısından baktığımız zaman XI.-XIII. yüzyıllar arasındaki
dönemde özellikle XII. ve XIII. yüzyıllarda Harezm bölgesinin yeni yazı
dillerinin oluşmasına kaynaklık ettiğini ve bir beşik vazifesi yaptığını
görüyoruz. Bu bölgede bir yandan, ileride Çağataycaya temel oluşturan
Karahanlı Harezm Türkçesi temelinde bir yazı dili kurulurken bir yandan da
Batı Türkçesinin kuzey kolunu oluşturan Kıpçak Türkçesi ile güney kolunu
oluşturan Oğuz Türkçesi ilk şekillenmelerine başlamış görünüyor.
Oğuz Türkçesinin doğrudan doğruya kendi lehçe özelliklerine dayalı metinleri
en erken XIII. yüzyıl sonlarında ortaya konduğuna göre, acaba bundan önceki
yüzyıllarda Oğuz lehçesi ne durumda idi? Bu dönemde Eski Anadolu Türkçesinin
kuruluşuna öncülük eden bir geçiş dönemi yaşanmış mıdır? Yaşanmışsa, dil yapısı
nasıldı?
Takdir olunur ki, bir yazı dilinin kurulması kolay değildir. Hele Oğuzca gibi
uzun yüzyıllar konuşma dili olarak süregelmiş bir lehçede bu durum daha da
önemlidir. Zamana bağlı tarihî, sosyal ve etnik şartların gerekli kıldığı bir ön
hazırlık devresinden geçmesi olağandır. Durumun aydınlanabilmesi için de tarihî
olayların seyrine bağlı gelişmeler ile dil tarihinin ortaya koyduğu veriler
birlikte değerlendirilmelidir.
Orta Asya’da XI.-XIII. yüzyıllar arasındaki dönemde Karahanlı Türkçesi ortak
yazı dili durumunda olduğuna göre, Oğuzların yerleşik ve üstün kültür
düzeyindeki şehirli kesimi, ilk yüzyıllarda her hâlde bu yazı dilini benimsemiş
olmalıdır. Öte yandan XI-XIII yüzyıllar arasında Oğuzların Orta Asya’nın batı
kesiminde geniş bir alana yayıldıkları, geçirdikleri tarihî seyir ve Sirderya
boylarında yerleşik Oğuzlar ile göçebe Oğuzların iç içe yaşamış olmaları, gibi
hususlar ile Oğuzların kendi lehçe yapısındaki bazı değişme ve gelişmeler
dikkate alınınca, XI-XIII. yüzyıllar arasındaki Oğuz Türkçesinin, yerleşik,
şehirli Oğuzların aracılık ettiği, Karahanlı Türkçesi ile Oğuzca özellikler
arasında olacağını tahmin etmek güç değildir.
Bugün elimizde yazılış tarihleri belli veya belli olmayan ve taşıdıkları dil
özelliklerine göre XII. yüzyılın ikinci yarısı ile XIII. yüzyılın ilk yarısına
giren birkaç eser vardır. Behçetü’l hadaik, Ali’nin Kıssa-i Yûsuf’u, Kudurî
Tercümesi, Kitab-ı Güzîde, Kitabu’l feraiz ve kitaplıklarda henüz yazma
hâlinde bulunan bazı eserler gibi. Bilindiği üzere bu eserlerde Eski Anadolu
Türkçesinden farklı olarak Oğuzcaya ait dil özellikleri ile Karahanlı yazı
diline ait özellikler iç içe girmiş ve olga bolga dili diye adlandırılan bir
“karışık dilli eserler” sorunu ortaya çıkmıştır. Bu karışık dilin ne ifade
ettiği konusunda da birbirinden farklı iki temel görüş ortaya atılmıştır.
Bunlardan biri, bu türlü eserlerdeki dil karışıklığını bu eserlerin farklı
lehçe alanlarına mensup müstensihler tarafından kopya edilmesine veya
Horasan’dan göç etmiş göçmenlerin, Doğu Türkçesi ile Batı Türkçesi arasında
bocalamalarından kaynaklanan şahsî ve anorganik etkilere bağlayan görüştür.
Merhum Reşit Rahmeti Arat ve Sadettin Buluç, biz ve Mustafa Canpolat bu
eserlerdeki dilin bir geçiş dönemini temsil ettiği görüşündeyiz (Şeyyat Hamza
vb.’nin Doğu Türkçesinde yazılmış şiirlerindeki durumu bununla karıştırmamak
gerekir). Ancak böyle bir görüşün geçerlik kazanması, konunun tanıklayıcı
örneklere bağlanmasını gerekli kılmaktadır. İşte bu noktada bize Kaşgarlı
Mahmud’un Oğuzca için verdiği bilgiler yardımcı olmaktadır.
Karışık dilli eserlerde yer alan özellikler ile Kaşgarlı Mahmud’un Oğuzca için
verdiği özelliklerin yan yana getirilmesi, aralarında genel bir ortaklık ve
koşutluk olduğunu ortaya koymakta; Oğuzcanın XI.-XIII. yüzyıllar arasında böyle
bir geçiş süreci yaşadığını göstermektedir. Şimdi durumu Karahanlı yazı dili ile
Eski Anadolu Türkçesi arasında ayraç (kriter) oluşturan bazı özellik ve
örneklere dayanarak açıklamaya çalışalım:
Kaşgarlı eserinin Oğuzcaya ayırmış olduğu bölümünde, lehçe ve ağız
ayrılıklarından söz ederken, “asıl kelimede değişiklik az olur, Değişmeler
ancak birtakım harflerin yerine başka harfler gelmesi yahut atılması
yüzündendir” (Terc. c. I, s. 30-31) dediğine göre, Oğuzcanın Karahanlı
Türkçesine oranla gösterdiği ayrılıkta, ses değişmelerinin ağırlığına işaret
etmiş olmalıdır.
O, yaptığı açıklamalarda, her iki kolda ortaklaşan kelime ve şekillere
dokunmamıştır. Tahsin Banguoğlu Divan’da Oğuzca diye gösterilen 265 kelime
tespit ettiğine göre, bunun dışında pek çok kelimenin her iki lehçede de ortak
olduğuna hükmedilebilir. Nitekim Divan’da yer alan on, ün, ögüt, öküz, ülüş,
aşuk “topuk kemiği”, uluk “eskimiş, yıpranmış, bozuk”, erük, ogul, üzüm,;
“ad”, “aç”, üt-, ulaş- vb. pek çok kelime hiçbir kayıt olmadığı hâlde Oğuzca
ile ortaklaşan sözlerdir.
Divan’da ön sesteki b->m- değişimi açısından, Oğuzca, genellikle b-
yanındadır. Kaşgarlı Karahanlı Türkçesindeki men (ben), mün “çorba”, mayak
“pislik” şekillerine karşı Oğuzca için ben, bün (Div. Terc. I, 31) ve baynak
“pislik” (c. III, 175-13) şekillerini vermiştir. Ama buna rağmen, yer yer
Oğuzca olarak gösterilen m’li örnekler de vardır. muñar “pınar” (III, 376)
gibi. Oğuzca bekleş- ve beklet- fiillerinin açıklaması yapılırken verilen
cümleler ol maña at bekleşti “o bana at gözlemekte yardım etti” (II.,
203-204), men at beklettim “ben at beklettim” (II, 341) biçimindedir. Yine
Oğuzca aşat- fiili için ol maña aş aşattı “o bana yemek yedirdi” (I, 210-4)
cümlesi kullanılmıştır. Buna daha başka örnekler de eklenebilir. Esasen
Divan’da ses yapısı farklı olmayan kelimeler için bir açıklama yapılmadığına
göre bu dönem Oğuzcasında ön seste b-’li kelimeler yanında m-’li kelimelerin
varlığını da kabul etmek gerekiyor.
Aynı durum karışık dilli eserler için de söz konusudur. Mustafa Canpolat
Behçetü’l-hadaik’ta b->m- açısından m-’li şekillerin baskın olduğunu; ancak,
bunun yanında beñ (228-21), beñgü (279-15), beñiz (189-9) gibi b-’li örneklerin
de bulunduğunu kaydediyor. Buna m-’li şekiller için men, maña, anuñça (241-3),
meñiz (191-1,2), meñgü (163-24) ve meñze- (11-18, 15-2) şekillerini de
ekleyebiliriz.
Aynı durum Kudurî Tercümesi için de söz konusudur. Eserde ben (15b-15), benüm
(43b-12), beñzer (41b-16), bindürdüñ (60a-10), biñ (65a-2) vb. şekiller yanında
men (11b-15), menim (36b-4), munuñ (3b-11), mundan (6b-10), meñzer (5b-10) vb.
şekiller de yer almıştır. Ali’nin Kıssa-i Yusuf’unda da bu ikili durum göze
çarpmaktadır.
Ayırıcı nitelikteki bir başka özellik de ön, iç ve son seslerdeki b>v
değişimidir.
Kaşgarlı Mahmud, Karahanlı Türkçesinde b ile f arasında boğumlanan çift dudak
w ünsüzünün Oğuzlarda diş-dudak sesi v’ye dönüştüğünü kaydetmiş ve ab>av (I,
31-32) eb-ev (göst y.) örneklerini vermiştir. Eserin başka yerlerinde de Oğuzca
kaydıyla tavar “cansız mal” (I, 362), savaş (II, 82), savçı “sözcü” (III, 325),
sewük (I, 92), sevün- (III, 153), yavlak “kötü” (III, 43) vb. sözler yer
almıştır. Bu durum b>v değişiminin yalnız iç ve son seslerde gerçekleştiğini
gösteriyor. Nitekim ön seslerdeki b’ler bar “var”, bar- “varmak”, bar! “git!”,
bardım “gittim”, baran “varan” (I, 31, 33, 339), bir- “vermek”, bol- “olmak”
(II, 45-47 arası) gibi örnekler ile koruna gelmiştir.
Behçetü’l-hadayık’ta da ön ses b’leri aynı biçimde korunmuştur: bar (128-5,
139-19), bar- (105-12, 158-23), barış- “görüşmek, konuşmak” (29-6); bir-
“vermek” (70-4, 116-2) vb. Kudurî Tercümesinde de bar “var” (34a-17), bar-
“varmak” (3a-6), barmaga (112a-7), birge “verecek” (8a-12), birsün “versin”
(64b-2), bolga “olacak” (53a-15), bolur (93b-11) gibi sözler aynı durumu
yansıtmaktadır.
Ön seste t->d- değişimi bakımından Divanu Lûgati’t-Türk’le Kudurî Tercümesi ve
Behçetü’l- hadaik arasında zaman farkı oranında yine genel bir paralellik
gözlenmektedir. Kaşgarlı t->d- değişimi için: “Oğuzlar ile onlara yakın
olanlar kelimedeki t- harfini d- harfine çevirirler. Türkler (Karahanlılar)
deveye tewey bunlar devey derler” (I, 31-19 ve öt.) diyor. Bu açıklamayı XI
yüzyılın ikinci yarısında t->d- değişimi başlamıştı diye değerlendirebiliriz.
Ama bunu, Oğuzcada kurallı bir t->d- değişiminin var olduğu biçiminde
yorumlamak mümkün değildir. Çünkü, eserde bu değişimin genel durumunu
açıklayacak pek çok örnek vardır. t->d- değişimine uğramış dakı “dahi, daha”
(II, 195) gibi örnekler bir yana, t- ünsüzünü korumuş ince ve kalın sıradan
daha nice örnekle karşılaşılmaktadır. Kaşgarlı tamak “damak”, tamar “damar”,
tarıà “darı”, tavar “davar”, tegül “değil” telü “deli”, teñelgüç “dölengeç
kuşu”, teriñ “derin”, til “dil”, tokı- “dokunmak”, töl “döl”, tön- “dönmek”
vb. ince ve kalın sıradan sözleri de “Oğuzcadır” kaydı ile verdiğine göre
t->d- için yaptığı açıklamayı kurallı bir değişim olarak kabule imkân yoktur.
Bu ikili durumun, Eski Anadolu Türkçesi yolu ile yer yer bugüne kadar bile
uzandığı dikkate alınırsa, bu dönüşümün XI. yüzyılın ikinci yarısında yeni
başlamış olduğuna hükmedilebilir.
Kaşgarlı’nın eserindeki ikili durum aynı şekilde d-’li ve t-’li örneklerle
Kudurî Tercümesi’nde de görülmektedir: dañ “tan vakti” (15a-2), dart- (32b-3),
davar (35b-14), dapu “hizmet” (78b-2), danuk (10b-3,8), daşı- (39a-13), dürlü
(40a-10), dükel (25b-7), delü (21a-3); taà (6a-1), ti- (45a-9), tört (7a-16),
taş (9b-1), tanuk (62b-14) tavar (46b-12) vb.
t->d- değişimindeki zaman farkının getirdiği gelişmeler dolayısıyla
Behçetü’l-hadaik’ta Türk ve tümen kelimeleri dışında ince sıradan kelimelerde
d-‘li biçimin yaygın olduğu; kalın sıradan kelimelerde de ikili durum bulunduğu
belirtiliyor.
Karahanlı Türkçesi ile Oğuz Türkçesini birbirinden ayıran önemli ayraçlardan
biri de ek ve hece başlarındaki à/g ünsüzleri ile birden fazla heceli
kelimelerin sonlarındaki à/g ünsüzlerinin durumudur. Kaşgarlı à/g değişmesi
ile ilgili olarak çumàuk>çumuk “ala karga”, tamàak “damak”, tavışàan>tavşan,
baraàan>baran “varan, varıcı”, uraàan>uran “vuran” örneklerini vermiştir. (C.
I-33). Eserin başka yerlerinde baràan, uràan, kuràan, kakılàan, sokulàan, ayıà
(I-79), satàaş- “karşılaşmak” (II, 169), tuàrak “tuğra” (I, 385), yazıàçı
“yazıcı, postacı” (II, 55) vb. örneklerin de verilmiş olması, g düşmesi
olayının bu devirde başlamış; ancak, tamamlanmamış olduğunu gösteriyor.
Bilindiği gibi bu olayın tamamlanması XIII. yüzyıl sonlarındadır. Kudurî
Tercümesi’nde de g ünsüzünün belirtilen yerlerde ve yerge (6b-7), erge “ere”
(61b-6), kılàa “kılacak, kılsın, kılmalıdır”, bolàa (61b-10) bizge (61b-5)
arıà “temiz” (1b-8) yatsıà “yatsı vakti” (14a-6), batıà (64b-16) örneklerinde
korunmuş; dapu “hizmet” (78b-2), dürlü “türlü” (40a-10), úamu (15a-16) ulu
(27b-5), biren “veren” (54a-3) başlu (86a-5), yazuklu “günahkâr” (108b-2) vb.
örneklerde de düşmüş olması, genellikle Divan’a koşut bir durumu ortaya
koymaktadır. Behçetü’l-hadaik’ta da uluà (132-14), úapuà (82-14), tapuà
(294-17), yalàan (30a-9), boràu “boru” (113-4), eygü (31-8), körgemen (243-8),
uràalar “vuracaklar”(54-10), ölgesi “ölecek” (311-19), kurtaràa “kurtaracak”
(327-13), yatàasın (116-8) gibi g’li örneklere rağmen zamanın getirdiği
gelişme dolayısıyla Oğuzca özelliği baskın durumdadır. Karışık dilli eserlere
olga bolga dili denmesinin sebebi de ek başı g’lerinin Eski Anadolu Türkçesine
göre gösterdiği bu ayrıcalıktır.
Kaşgarlı’nın verdiği bilgiye göre XI yüzyıl sonlarında Oğuzlarda ê>y değşimi
iêiş “tas, bardak, tencere” (I, 61, 62) aêruk (I, 98) gibi bir iki istisna
dışında tamamlanmış sayılabilir. Durum ayaà “ayak” (65a-9), ayàır (541b-11),
ayır- (23a-7), ayru (27a-7), uyu- (84a-8) gibi örneklerle Kudurî’de de
aynıdır. Behçet’de de iêi “Tanrı” ve boêak “boya” sözleri dışında y’li
şekiller hâkimdir.
Aynı durum şekil bilgisi özellikleri için de söz konusudur. Yukarıda sıralanan
özellikler konuyu aydınlatacak yeterlikte olduğu için daha fazla örnek vermeyi
gereksiz sayıyoruz.
Bizim vaktiyle Selçuklu Oğuzcası veya Doğu Oğuzcası, G. Doerfer’in de Doğu
Selçukçası diye adlandırdığı bu karışık dilli dönem, Oğuz Türklerinin Anadolu
bölgesinde bağımsız olarak yerleştikten sonra kendi lehçelerine ait özellikleri
konuşma dilinden yazı diline aktarmaları ile durulmaya başlamıştır. Bu durulma
eski yazı dilinden gelme özelliklerin körleşmesi ve Oğuz lehçesine ait
özelliklerin yoğunlaşması biçiminde kendini göstermiştir. Dolayısıyla XIV.
yüzyıldan başlayarak artık Oğuz Türkçesinde tarihî gelişme sürecinin üçüncü
dönemine geçilmiş bulunmaktadır. Hatta XV. yüzyılda “olga bolga” dilindeki
eserlerin Anadolu’da iyice yadırganır olduğunu, Muhammed Baydur’un, Kitâb-ı
Güzîde’yi “aydın ve ruşen Türki’ye aktarırken” düştüğü kayıttan anlıyoruz.
Yukarıdan beri yapılan açıklamalar ortaya koymuştur ki, Oğuz Türkçesi XI-XIII.
yüzyıllar arasında karışık dilli bir geçiş dönemi yaşamıştır. Bu dönemin dilinde
kendini gösteren özellikler, bazı dilcilerimizin sandığı gibi sırf eserlerin
istinsah yeri ayrılıklarından veya kişisel ağız yapılarından gelen anorganik
özellikler değildir. Belki bir dereceye kadar bu türlü etkenler de söz konusu
olabilir. Ama, bizce esas itibarıyla o günün tarihî ve sosyal şartlarının
oluşturduğu belirleyici organik özelliklerdir. Bu konuda, Divanu Lügâti’t-Türk’e
dayanarak yapılan karşılaştırmalar, durumu çok daha sağlıklı bir biçimde ortaya
koymakta ve öteki ihtimalleri bizce dayanıksız bırakmaktadır. Oğuz Türkçesinin
tarihî gelişme sürecinin tespitinde bir anahtar vazifesi gören ve bir dönüm
noktası oluşturan bu değerli bilgiler için Kaşgarlı’ya ne kadar teşekkür etsek
azdır. Onun aziz hatırası önünde saygı ile eğiliyor ve sözlerimizi ruhu şad
olsun diyerek bitiriyoruz.

Türk, Türkçesini ihmal etmemeli / S.Burhanettin AKBAŞ

Filed under: Uncategorized — Samurka @ 8:36 pm

Ali Şir Nevai, Muhakemetü’l-Lugateyn isimli eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırmış ve Türkçenin Farsçadan üstün bir dil olduğu görüşüne varmıştı. Bu eserde Nevai şu görüşleri dile getirmiştir:
“Türkün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak Farsça şiir yazmaya özeniyorlar; bir insan geniş ve iyi düşünse Türkçede böylesine genişlikler, zenginlikler durup dururken bu dille şiir söylemenin daha yerinde, daha kolay olacağını anlar… Ana dilimin üzerine dalınca gözlerime on sekiz bin evrenden daha yüksek bir evren göründü.”
Ali Şir Nevai’nin bahsettiği konuları şöyle anlayabiliriz:
1.Türkçenin seslerinde mükemmel bir ahenk ve musiki vardır.
2.Türkçenin yapısında ve işleyişinde mükemmele varan bir sistematik vardır.
Türkçede sekiz tane ünlü vardır. Türkçedeki ünlü sayısı diğer dillerden fazladır ve bunun getirdiği bir sonuç olarak diyebiliriz ki Türklerin çene ve ağız yapısı bütün sesleri rahatça çıkarabilecek durumdadır. Türkler, dünyadaki bütün dilleri en iyi şekilde kullanabilen ve en doğru şekilde telaffuz edebilen bir millettir.
Türkçenin ilk örneklerinden bu yana görülen odur ki, dilimiz müthiş bir kafiye sistemine dayanmaktadır. Düzyazı örneklerinde bile iç kafiye veya iç ahenk dediğimiz aliterasyon örneklerine sıkça rastlanır. Her dilde olduğu gibi Türkçe kelimelerin de vurgusu, tonlaması ve musikisi vardır. Bahçede oyun oynayan çocuğuna “Ayşe, koş, koş, koş” diye seslenen bir anne tabii bir şekilde Türkçenin müziğinden faydalanır.
Türkçenin yapısındaki ve işleyişindeki sistematiğe gelince, bu konu hakkında İngiliz dil bilgini Max Müller şunları söylemektedir:
“Türkçe bir dil bilgisi kitabını okumak, bu dili öğrenmek niyetinde olanlar için bile bir zevktir. Türlü dil bilgisi kurallarının belirtilmesindeki ustalık, isim ve fiil çekim sistemindeki düzenlilik, dilin tüm yapısındaki saydamlık, kolayca anlaşabilme yeteneği, insan zekasının dil aracılığıyla beliren üstün gücünü kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır.”
Max Müller gibi bir başka dil bilgini Jean Dany de şunları ifade etmektedir:
“Türklerin sadece kendi yaratılışlarından gelen içgüdülerle yarattığı bu dili, hiçbir bilginler kurulunun yaratması düşünülemez.”
Türkçe sınırsız bir sözcük türetme imkanına sahip olağanüstü bir dildir. Maalesef, Türkçenin söz varlığında bulunan ve TDK’nın Derleme ve Tarama Sözlüklerinde tesbit edilen 120 bin kelimenin yazı dilinde yarı yarıya azalarak TDK’nın yayınladığı Türkçe Sözlükte (1988) 60 bin kelimeye kadar düştüğü görülür. Halk ağzındaki Türkçenin o nefis örneklerini yazı diline aktaramadığımız için; teknolojik gelişmelere ait yeni sözcükleri zamanında üretemediğimiz için Türkçeyi adeta fakirliğe mahkum ediyoruz.
1.Türkçe işyeri adları kullanmak adeta kaba ve geriliğin işareti sayılıyor.
2.İnsanlarımız özenti yoluyla Batı dillerinden sözcükler kullanma eğilimindeler.
3.Yeni teknolojilere Türkçe karşılıkları zamanında üretemiyoruz.
Almanya, Macaristan ve 1994 yılında da Fransa “dil gümrüğü” adı verilen ve dillerini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak için bir dil yasası çıkarttılar. Fransızların dil yasasında “Bir malın, ürünün ya da hizmetin adında, sunuluşunda, tanıtılmasında, Fransız dilinin kullanılması zorunludur.” şeklinde bir madde vardır.
Halbuki ülkemizde bu alanda da tam bir başıboşluk vardır ve adeta insanlarımız kendi dillerini hor görmekte, işyerlerine yabancı isimler bulmakta, konuşurken ve yazarken yabancı sözcükleri tercih etmek bilginin ve ilerici olmanın göstergesi sayılmaktadır. Bunda televizyon ve gazetelerin de etkili olduğu ve bu özentiyi teşvik edici yayınlar yapıldığı görülmektedir.
Anlaşılan odur ki, tarihin birçok dönemlerinde hor görülen dilimiz yine Anadolu halkının bu dile sahip çıkmasıyla asıl işlevini yürütecektir. Türk Milleti, Türk dili sayesinde var olmuştur ve bundan sonrada Türk dili sayesinde var olacaktır. Türkler, dilleriyle tanımlanırlar: Türkçe konuşan halklara Türk adı verilir. Tarih bize göstermiştir ki, Türkçeyi unutan her Türk topluluğu Türklüğünü de unutmuştur.
Konunun özeti şudur: Türkçe var olduğu sürece Türk Milleti de var olacaktır. Türk Milleti de varlığının teminatı olan Türk dilini bu derece ihmal etmemelidir.

Türkçemiz / Rıfat Ilgaz

Filed under: Uncategorized — Samurka @ 8:26 pm

Annenden öğrendiğinle yetinme
Çocuğum,Türkçe’ni geliştir.
Dilimiz öylesine güzel ki
Durgun göllerimizce duru,
Akar sularımızca çoşkulu…
Ne var ki çocuğum,
Güzellik de bakım ister
Önce türkülerimizi öğren,
Seni büyüten ninnilerimizi belle,
Gidenlere yakılan ağıtları…
Her sözün en güzeli Türkçemizde,
Diline takılanları ayıkla,
Yabancı sözcükleri at
Bak, devrim,ne güzel
Barış,ne güzel
Dayanışma,özgürlük…
Hele bağımsızlık
En güzeli,sevgi
Sev Türkçeni, çocuğum,
Dilini sevenleri sev

Rıfat Ilgaz

TÜRKÇEDEKİ EKLERİN KÖKENİ / Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu

Filed under: Uncategorized — Samurka @ 8:20 pm

Türkçedeki eklerin meydana gelmesinde, başlıca üç yolun etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bazı ekler başlangıçta ayrı sözcükler oldukları halde, kullanılış ve anlam zorunluluğu ile zamanla ek durumuna geçmektedirler.
Bu düşünce eklerin bir kısmı için kolayca ispatlanabilir. “i-” ünlüsüyle başlayan bazı sözcük kökleri kullanılış durumuna göre kolayca ekleşmektedir. “ile” sözcüğü, günümüzde hem ayrı sözcük olarak, hem de ek olarak kullanılmaktadır, “eli ile = eliyle, taş ile = taşla” örneklerinde olduğu gibi.
Ekeylemlerin bütün çekimleri de hem ayrı sözcük olarak hem de ek olarak kullanılmaktadır: “gelmiş idi, gelmiş-ti; gelir idi, gelir-di; ne ise, ne-y-se” gibi. “için” sözcüğü bile son zamanlarda ekleşme yolunu tutmuştu. Eski İmlâ Kılavuzu’nda, “olduguyçin, geldigiyçin” gibi örnekler verilerek “için” sözcüğünün ek gibi yazılabileceği gösterilmişti [1]. “Şiş-man, koca-man, az-man, sök-men, seğ-men, Köle-men, Türk-men” gibi sözcüklerdeki “-man /-men” ekinin aslında ayrı bir sözcük olduğu, sonradan ek durumuna geçtiği söylenebilir. Çünkü bu ek, getirildiği ad ya da eylem soylu her sözcüğe genellikle “adam, insan” kavramı katmaktadır. “Değir-men” sözcüğü bile, başlangıçta daha çok “değirmenci” kavramı vermiş olmalıdır.
Bunlardan başka Prof. Jean Deny’nin dediği gibi, “-daş” eki de “-da” kalma durumu ekiyle “eş” sözcüğünden kurulmuş olabilir; “arkadaş = ar-ka-da + eş, kardaş = kar-da + eş, yoldaş = yol-da + eş” gibi [2].
İkinci bir yol olarak, bazı eklerin iki ekin birleşmesiyle doğduğu söylenebilir. “kumsal” ve “yoksul” sözcüklerindeki “-sal” ve “-sul” ekleri, “-sı” ve “-al, -ıl” eklerinin birleşmesiyle oluşmuş görünmektedir. “kumsal” sözcüğü, “kum-su”, “kum gibi” anlamından, “-al” ekiyle genişletilmiş ve kökanlamdan mensubiyet yüklenerek, köke bağlı sıfat gibi kullanılmış, sonra da adlaşmıştır. “kumsal” gibi, “yoksul” sözcüğü de, aynı yolla “yok-su”, “yok gibi” anlamından yararlanılarak, “-ıl” ekiyle genişletilmiştir. Anadolu ağızlarında kullanınılan “varsıl = varsı-l” sözcüğü de aynı kuruluştadır.
Bu yol, “-cıl / çıl” eki için de düşünülür: “adamcıl = adam-cı-l [3] = adamdan ürken, adama saldıran hayvan, ters yorumla adama düşkün, adama sokulan, yaklaşan hayvan” (bkz. Kamus-ı Türkî, İstanbul 1317). “insancıl = insan-cı-l = insana alışık, insana düşkün”; “balıkçıl = balık-çı-l = balıkla beslenen, balık tutan bir tür kuş”; “alımcıl = al-ım-cı-l = satın almak isteyen, müşteri” (bkz. Derleme Sözlüğü). Görülüyor ki, bu tür “-cıl / -çıl” ekinin kurulmasında, anlam bakımından, “-cı” eki etkili olmuş ve bu ekin verdiği kavram “-l” ekiyle genişletilmiştir. Hatta bu tür sözcükler “-l” ekini almadan da kullanılabilir.

“-tan / -dan” çıkma durumu ekinin de (ablativus), “-ta / -da” kalma durumu ekiyle (lokativus), “-ın” araç durumu ekinin (instrumentalis) birleşmesiyle oluştuğu ileri sürülebilir. Çünkü eski kaynaklarda “-ta” kalma durumu eki, aynı zamanda çıkma durumu eki görevini de yapmaktaydı. Sonradan “-tın / -dın” çıkma durumu eki (ablativus) belirmiştir. Ekin aslında “-ın” (instrumentalis) eki gibi dar ünlüyle kurulmuş olması ve her iki ekin verdikleri kavramların birbirine yakın bulunması böyle bir düşünceye yol açmaktadır. Ayrıca “-ın” araç durumu eki Anadolu ağızlarında “artık-ın” gibi sözcükler meydana getirmektedir.

Daha sonra da “-tın /-dın” çıkma durumu eki, “t” sesinin dar ünlüleri açma ve genişletme etkisiyle, “-dış / taş” sözcüklerinde olduğu gibi, “-tan / -dan” biçimine dönüşmüştür.

Bazı eklerin durumu da inceleyicilerinin dikkatini, üçüncü bir yola, belli diller arasında ortak bir kaynağa çekmektedir. Bu tür eklerin başında “-al / -ıl” eki gelmektedir.

“-al” eki, başka ekler ve sözcüklerle birlikte, aynı anlam, aynı görev ve biçimde Latincede geçmektedir.

Latince ile Türkçe arasında, zaman ve bölge bakımından, böyle bir karşılaştırma olanaksız görülürse de, uzun yüzyıllar bir sözcük kökü veya ek yaratılamaması, sözcük köklerinin ve bazı eklerin tarihinin, insanın yaratılması kadar eski olduğu daima dikkate alınmalı, tarihsel dönemlerde ses, biçim ve görev değişikliğine uğrayarak dilden dile geçmiş, tanınmaz duruma gelmiş sözcük ve eklerin varlığı unutulmamalıdır.

Böyle görüşlerin ışığı altında, Milâttan önce 40. yüzyıldaki Sümerce ile Macarca bile karşılaştırılmaktadır. Tarihsel dönemlerde, dillerin birbirlerinden sözcük aldıkları da bilinmektedir. Bu tür olay ve örneklerin, tarihin bilinmeyen, karanlık dönemlerinde de geçerli olduğu görülen izlerle anlaşmaktadır.

Her dilde olduğu gibi, Türkçede de tarihsel dönemlerde yabancı sözcükler ve ekler alınmıştır. Yabancı dillerin Türkçeye ağır baskı yaptığı dönemlerde yabancı sözcükler kök ve ekleriyle, hatta gramer kurallarıyla birlikte alındığı gibi, Türkçe sözcükler de yabancı kurallara göre kurulan tamlamalarda kullanılmış [4] özellikle Türkçe köklere yabancı ekler getirilmiştir.
Arapça “millî, medenî, insanî sözcükleri gibi, Türkçe “altın”, “gümüş” sözcüklerine “-î” eki getirilerek “altun-î, gümüş-î” sözcükleri yaratılmıştır. Arapça “teşkilât, varidat, faaliyet, zaten” gibi sözcükler örnek tutularak Türkçe köklerden yabancı eklerle “geliş-at, gidiş-at, var-iyet, ayrı-yeten” gibi sözcükler de kurulmuştur. Türkçe sözcük köklerine Farsçanın ekleri de getirilmiştir: “emek-tar, sürme-dan-lık, iğne-den-lik, su-dan-lık” gibi [5]. “otlakiye vergisi” biçimindeki örnekler dilimizde hâlâ kullanılmaktadır.
Görülüyor ki sözcükler gibi ekler de diller arasında alınıp verilmekte, anlam ve görevi her dilde az çok aynı kalmaktadır. Bu bakımdan tarihsel dönemlerde olduğu gibi, tarihten önceki dönemlerde de, eklerin sözcükler gibi dilden dile geçtiği bilimsel görüşlere aykırı düşmediği gibi, bu durum, dillerin karanlık dönemlerini aydınlatmada öncü de olmaktadır.
Bilim verilerine göre Türkçe ile Latince arasında bir araştırma, karşılaştırma yapılacak olursa, kökende, yani menşede, bu iki dilin bazı sözcük ve ekler bakımından aynı kaynaktan yararlandıkları görülür. Şimdilik bilinmeyen bir çağda, Türkçe ile Latince aynı kaynağa yakın dolaylarda kullanılmış, sonra da bu kaynaktan ve birbirinden uzaklaşmışlardır. Bu tür yakınlıkları Türk gramercisi A.C. Emre daha önce [6] Türkçe ile Hint-Avrupa sözcükleri arasında açıklamağa çalışmışsa da, burada işlenen ekler üzerine durmamış ve yaptığı karşılaştırmaları da eski Türkçeye, yani Orhun ve Uygur Türkçesine dayandırmamıştır.
Dillerin, yüzyıllar boyunca kolay kolay kök veya ek yaratamadıkları bilindiğine göre, pek çok dilin kök ve ek bakımından ortak bir kaynaktan ya da birbirlerinden yararlandıkları daima söz konusudur.
Türkçenin ekleriyle Hint-Avrupa dillerinin ekleri arasında, özellikle Latincenin bazı kök ve ekleri bakımından, çok yakın bir benzerlik bulunduğu kolay kolay inkâr edilemez [7].
Türkçedeki soru adılı “ne” [8], Latincede de aynı görev ve aynı biçimde geçmektedir. Türkçede olduğu gibi “ni” biçimi de vardır ve “negü” gibi türevlerine de rastlanır. “ni-tek, ni-tek-im” gibi sözcüklerde olduğu biçimde, aynı “ne” sözcüğü Latincede de “gibi” ya da “olumsuzluk” kavramı sağlamak için kullanılır (bkz. A. Meillet ve A. Ernout, Dictionnaire Etymologique de la Langue Latin, Paris 1932, s. 627).

“ne” sözcüğü Latincede eylemlerin sonuna gelmekte ve ek gibi kullanılmaktadır : “venisti-ne = geldin mi?”, “vidisti-ne = gördün mü?”, “vidit-ne = gördü mü?” gibi.
“ne” sözcüğü Latincede de Türkçede olduğu gibi soru kavramından başka “olumsuzluk” kavramı da verir: “ne veniat = gelmesin” gibi.

Türkçede olduğu gibi Latincede de “ne” sözcüğünün ikilenmesiyle de “olumsuzluk” kavramı sağlanır: “neque venit neque me vidit = ne geldi ne beni gördü = gelmedi, beni görmedi” gibi.
Bu tür yakınlıklar “tesadüf” diye yorumlanamaz, çünkü bu yakınlıklar bir tek sözcük veya ekte görülmemekte, bir dizide, bir sıralanışta olayların gelişmesinde görülmektedir.

Türkçenin en eski kaynaklarında geçen kişi ve soru adıllarıyla Latincenin kişi ve soru adılları, karşılaştırılacak olursa şu yakınlıklar ortaya çıkar:
Kişi Adılları
________________________________________
Birinci Kişi Tekil
İkinci Kişi Tekil
Üçüncü Kişi Tekil
Birinci Kişi Çoğul
İkinci Kişi Çoğul
Üçüncü Kişi Çoğul

Türkçe
________________________________________
men (ben)
sen [9]
ol
miz (biz)
siz
ol-lar

Latince
________________________________________
me
te
ille, illa, illud
nos
vos
ille, illa, vb.
Görülüyor ki her iki dilin birinci kişi tekil adılı “m” dudak ünsüzüyle, ikinci kişi tekil adılı ise “s-” ya da “t-” gibi bir diş ünsüzüyle, üçüncü kişi tekil adılı da ünlü ile başlamakta ve “l” ünsüzü ile kurulmaktadır.

Kişi adıllarının çoğul biçimleri, daha sonraki dönemlerde gelişmiş görünmektedir. Ayrıca her iki dilin adıllarıyla çoğul ya da ikizleme (dualis) bildiren “-s, -z” sesleri bulunmaktadır.
Kişi adıllarından başka, “ne” adılı gibi, öteki soru adıllarının da biçim, anlam ve kullanış bakımından her iki dilde yakınlık göstermesi ayrıca dikkate değer.

Orhun ve Uygur lehçelerinde kullanılan soru adılları bir “ka = qua” köküne dayanır. Uygur kaynaklarında ise şu soru adıllarına rastlıyoruz : “kaç = ne kadar, kaç ; kaç kata = çok kez, çok defa, ekseriyetle ; kaçan = ne vakit, ne zaman ; kaçang = kaç defa, o kadar, kaç kez ; kayu = hangi, hangisi” gibi.
Kaşgarlı’nın Divan’ında ise “kanu, kanda” örneklerinden başka “kayu = hangi [10]“, “kayda = nerede”, “kança = nereye”, “kaçan = ne zaman”, “kaç = soru soran bir edat” ; “kim = soru edatıdır. Oğuzlar boy kim derler ki, hangi kabile demektir” gibi örneklerin bulunuşu ayrıca dikkate değer (bkz. Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lûgat-it-Türk, Besim Atalay tercümesi, cilt I, s. 338, sat : 24).
Latincede “ka-” köküne değil de “ku = qu” köküne dayanan soru adılları vardır ve Türkçedekine benzer türevlerinin başlıcaları da şunlardır :

Latince
________________________________________
quis?
quid?
qualis?
quando?
quot?

Türkçe
________________________________________
kim? kişi
kangı (ne?)
(nasıl?)
kaçan? (ne zaman?), kanda (nerede?)
kaç? (ne kadar?)
Görülüyor ki, her iki dildeki kişi ve soru adılları arasında ses, biçim, kullanılış ve anlam bakımlarından önemle dikkate alınacak çok yakın benzerlikler, kök birlikleri bulunmaktadır.
Her iki dil arasındaki bu tür kök birliği, tarihin belli bir döneminde ortak kaynaktan yararlanışı açıkça göstermektedir.
Kişi ve soru adıllarından başka Türkçe ve Latince bazı sözcükler arasında da yakınlıklar vardır. Her iki dilde ortak biçimde ve ortak anlamda kullanılan sözcüklerden bazıları şunlardır : Türkçe : ata, Latince : atta ; Türkçe : ir/er = Latince : vir [11] ; Latince : amare = sevmek. Türkçe : amrak = sevgili, âşık ; Latince : domus = ev, çatı ; Türkçe : dam ; Türkçe : kedi, Latince : cattus ; Türkçe : tepe, Hint-Avrupa dillerinde : top ; Türkçe : bal, Latince : mel vb.
Her iki dildeki adıllar ve sözcükler arasındaki yakınlıklardan başka daha önemli ölçüde ekler arasında da ses, biçim ve görev bakımlarından tam bir ortaklık olduğu görülmektedir. Bu tür eklerin başında “-al” eki gelmektedir.
Eklerin bir dilden bir dile sözcükler kadar kolay geçmediği bilinir. Bununla birlikte sözcük kökleri gibi ek yaratmanın da güçlüğü dikkate alınacak olursa, bir dilden bir dile ekin de bazı anlam zorunluklarıyle, gereksinmelerle geçtiği görülmektedir.
“-al” eki Türk lehçelerinde, Latin dillerinde olduğu gibi aynı biçim, anlam ve aynı görevde kullanılmıştır.
“-al” eki, en eski kaynaklardan biri olan Uygurcada “sakal” sözcüğünde görülmektedir. Kaşgarlı’nın Divan’ında da aynı sözcük aynı anlamda geçmektedir. Sözcüğün kökü “sak” biçiminde olmalıdır.

Orhun Yazıtları’nda da “sak-ın-mak”, “düşünmek” anlamında kullanılmıştır. Aynı sözcük Uygurcada da aynı anlamdadır: “düşünmek, plan kurmak, düşünüp taşınmak, endişelenmek” vb.
Aynı kökten kurulmuş olan “sak-ış = düşünce, endişe, kaygı, hesap”, “sak-ın-gu” = düşünce, tefekkür, düşünme”, “sak-ın-ç” = fikir, düşünce, niyet, tasavvur, istiğrak”, “sak-ınç-lı” = düşünceli, fikir sahibi, endişeli”, “sak-ınç-sız = düşüncesiz, endişesiz, tasasız” gibi sözcüklerde Uygurcada geçmektedir.
Ayrıca “sak-ı-mak” sözcüğü de “ciddî olmak, bir şeye itina göstermek” anlamlarında Uygurcada kullanılmıştır.
Buna göre Orhun Yazıtları’nda ve Uygurcada çeşitli sözcüklerin yapısında kök olarak kullanıldığı görülen ve “düşünce, akıl, fikir” kavramları veren bir “sak” kökünün varlığı belirmektedir. Daha sonraki metinlerde “sakla-mak” biçiminde geçen bu kök, aynı kavramın doğrultusunda kullanılmaktadır. “Saklamak” kavramı, “korumak, düşünerek tedbir almak” anlamlarını kapsar. Nitekim Uygurcada “sak-uş-mak”, “birisini himayeye almak, korumak, birini koltuğu altına almak, muhafaza etmek” anlamlarında, tıpkı “saklamak” gibi kullanılmış, ayrıca işteş çatıyle kurulmuştur.
“Sak-ın-mak” sözcüğü de “düşünüp çekinmek” demektir.
Buna göre “sak” kökünün, soyut ad olarak “akıl, düşünce, hafıza” anlamlarını vermekte olduğu, somut ad olarak “kafa, baş” anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Bu bakımdan “sak-al” sözcüğü, “kafaya mensup, başa ait” kavramlarından doğmakta, “sak-ak = çene” sözcüğü ile bağlanmaktadır.
Kaşgarlı’nın Divan’ında “çene” anlamında kullanılan “sakak” sözcüğünün varlığı, “sakal” sözcüğünün, “baş, kafa, çene” ile ilgisini açıkça belirtmektedir.
Kaşgarlı’nın Divan’ında başlı başın a “sak” sözcüğü, “işte uyanık ve zeyrek olan” anlamında geçer. Divan’da “sak er = uyanık, zeyrek kişi”, “sak-lık = uyanıklık” demektir. “Sak” kökü yine “akıl, düşünce” kavramlarından kayarak “dikkat” anlamında da eski çağlarda askerlikte kullanılmıştır; “sak sak” biçimindeki bu ikileme, “nöbetçinin, bekçinin kaleyi ve atı koruyabilmek için uyanık olmasını emreden söz” olarak geçmektedir.
Osmanlıcada ve Anadolu ağızlarında, “sak”, “müteyakkız, uyanık, çabuk duyan, tetik olan, ihtiyatlı, uslu, sakin” anlamlarında kullanılır ; “sak dur!” veya “sak samit dur!”, “uslu, akıllı dur” demektir. Yine Osmanlıcada “çenenin altından sarkan et, gerdan, gabgab” anlamında kullanılan “sakak” sözcüğü de aynı sözcüktür. Atların boyunlarında, çene altında olan bir hastalığın Türkçe adı da aynı kökten gelen “sakağı”dır.
Bu açıklamalara göre, sakal sözcüğü Türkçedir ve sözcükteki “-al” eki Uygurcadan beri hatta daha önceleri Türkçede kullanılmıştır.
Aynı ek “topal” sözcüğünde de görülmektedir.
Orhun Yazıtları’nda “top-mak = bağlamak”, “top-la-mak = derlemek, toplamak” sözcükleri bulunmakla birlikte “top” kökü ad olarak geçmemektedir.
Ancak Uygurcada “top”, “bütün, hep, topyekûn”, “top-lu = bir arada, toplu” sözcüklerinde “top” kökünü görmekteyiz.
Kaşgarlı’nın Divan’ında “top, top-ık” sözcükleri “çevgenle vurulan top, topaç” anlamında geçmektedir.
Bu duruma göre “top” sözcüğü bugünkü anlamda daha XI. yüzyılda kullanılmaktaydı.
Osmanlıcada da “top” kökü, “bütün, büsbütün” anlamlarını vermektedir.
Ayrıca “top-aç”, top-ak” sözcükleri Osmanlıcada “yuvarlak, toparlak, top gibi” anlamlarında kullanılmıştır. Bugünkü “top-uk, top-ak, top-aç, top-an, top-ar-lak, top-lu, top-uz, top-tan” sözcükleri de aynı kökten gelmektedir. “Aksak” anlamını veren “top-al” sözcüğü görülüyor ki “top” köküyle ilgilidir. Aynı kavramı veren “ak-sa-k / ağ-sa-k” sözcükleri de “aksayan, bir tarafa kayan, yuvarlanan” kavramlarını belirtmektedir.
Genellikle eski kaynaklarda geçmeyen fakat çok yaygın olarak kullanılan “top-al” sözcüğü, “aksayan, kayan, yuvarlanarak yürüyen” kavramlarını vermektedir ki “top” köküyle “-al” ekinden kurulmuş olduğu belirmektedir. Nitekim “güzel” sözcüğü de, “göz-el” biçiminde kurulduğu halde ve çok yaygın olmakla birlikte eski kaynaklarda geçmemektedir
“Çatal” sözcüğü de “çat” adıyle “-al” ekinden kurulmuştur. “Çat” adı daha çok ikili bir kök olarak “çat-mak” eylemiyle tanınmıştır. Halbuki “çatmak” eyleminin kökü olan “çat” sözcüğünü ad olarak da kolaylıkla bulabiliriz.
Orhun Yazıtları’nda “kuyu” anlamında “çat” biçiminde bir sözcüğe rastlıyoruz. Aynı sözcük Kaşgarlı’nın Divan’ında da geçmektedir. Eski kuyuların yapılışı, biçimleri ve bu kuyulardan su çekmek için kullanılan çatal odunlar dikkate alınırsa “çatmak” eylemindeki “çat” kökünün “kuyu” anlamıyle birliği düşünülebilir. Böyle bir ad kökü ile anlam birliği sağlanmasa da, “çat” biçiminde hem eylem kökü olan hem de ad olarak kullanılan bir sözcük Türkçede kullanılmaktadır. “Çat” adı, “iki veya daha çok yolun, derenin ya da dağın birleştiği yer anlamında Anadolu’da yaygındır : “yolun çatı = yol-un çat-ı = yolun birleştiği yer” vb. (bkz. Ömer Asım Aksoy, Gaziantep Ağzı, cilt III ; ve bkz. Söz Derleme Dergisi).
Böylece “çat-al” sözcüğünün “çat” adına getirilen “-al” ekiyle kurulduğu anlaşılmaktadır. Aynı kök, eylem kökü olarak da “çatık, çatak” gibi sözcükleri meydana getirmiştir.
“Çatal” sözcüğündeki “-al” ekinin yalnız alet adı kurmak için kullanıldığı asla ileri sürülemez. Çünkü “çatal perde” gibi tamlamalarda “çatal” sıfattır. “Çatal kazık yere batmaz” atasözünde de “çatal” sıfat gibi kullanılmıştır. Yemekte ya da tarlada kullanılan “çatal” adı sonradan meydana çıkan bir kullanılıştır. Görülüyor ki “sakal, topal, çatal” sözcüklerindeki “-al” eki, ad köklerine getirilen ve sıfat ya da ad soylu sözcük kuran bir ektir.
Bu eki bir de Anadolu ağızlarında kullanılan “ıg-al > ığ-al” sözcüğünde görüyoruz. Bu sözcük “toprağın yaşlığı” anlamını verir. Sözcüğün “ıg = su” köküyle kurulduğu anlaşılmaktadır (“ıg = su” sözcüğü için bkz. Vecihe Hatipoğlu, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı 1972, s.267-273).
Aynı “-al” ekini Latincede de aynı görevde bulmaktayız. Latincede “anim = can, ruh” köküne, “-al” eki getirilerek “anim-al = canlı, ruhlu” sözcüğü yaratılmış, sonra da sözcük “hayvan” anlamına bağlanmıştır. Görülüyor ki Latincede de “-al” eki, ad soylu sözcüklere getirilmekte ve kök-anlama bağlı sıfat biçiminden ad meydana gelmektedir. Türkçede olduğu gibi Latincede de bu ek çok az kullanılmıştır. “-al” eki Latincede ancak bir iki sözcükte geçmektedir. Halbuki Latinceyle iligili Batı dillerinde, özellikle Fransızcada, “-al” eki sonradan çok işlek duruma geçmiştir.
Türkçede de “-al” eki başlangıçta iki üç sözcükte kullanılmıştır. Bu ekin ünlü uyumlarına göre değişen “-el” biçimi Türkçede daha yaygındır.
Yalnız bu tür örneklerin elimizdeki eski kaynaklarda bulunmayışı dikkati çeker. Doğu Türkçesinde, “kör-mek = görmek” eyleminden kurulan “körklüğ = güzel” sözcüğü, Batı Türkçesinde “göz” kökünden “-el” ekiyle kurularak “göz-el > güzel” biçiminde kullanılmaktadır. Bu sözcükte de ad köküne gelen “-el” eki sıfat meydana getirmektedir. Anadolu ağızlarında kullanılan “gök-el > göğ-el = yeşil, mavi ; göğel ördek”, “çiğ-el = çiğ, ham ; çiğel armut”, “tük-el = tam, bütün”, “çep-el = çöplü ; çepelli arpa” sözcükleri de “-el” ekiyle kurulmuştur.[12]
Aynı “-al / -el” eki “-ıl / -il” biçiminde de kullanılmaktadır. Çünkü “-ıl / -il, -ül” ekleri de, “-al / -el” ekleri gibi ad soylu sözcüklere getirilmektedir ve ad soylu sözcükler sıfatlar kurmaktadır. Orhun Yazıtları’ndaki “yaşıl” sözcüğü “yaş” köküyle “-ıl” ekinden kurulmuştur. Aynı sözcük “yaşıl, yeşil” biçimiyle hemen hemen her kaynakta bulunmaktadır.
Yine Orhun Yazıtları’nda ve Kaşgarlı’nın Divan’ında kullanılan “köng-ül = gönül” sözcüğü de “köng”, “gön, göğüs, deri” anlamında kullanılan köke “-ül” ekinin getirilmesiyle kurulmuştur.
Kaşgarlı’nın Divan’ında görülen “baş-ıl = başında beyazı bulunan” sözcüğü de “baş” köküyle “-ıl” ekinden meydana gelmiştir. Orhun Yazıtları’ndan beri kullanılan “kız-ıl = kırmızı” sözcüğü de “-ıl” ekiyle kurulmuş ad soylu sözcüklerden biridir.
Kütahyalı gramerci Abdurrahman Efendi de “endişeli, tetik” anlamlarında kullanılan “kuşku-l” sözcüğü ile, “onun uykusu kuşkuldur” gibi tümceleri örnek vermiştir.
Görülüyor ki geniş ünlüyle ad köklerine bağlanan “-a” eki bazen de dar ünlüyle “ıl” biçiminde ad köklerine bağlanabilmekte ve sıfat yahut ad soylu sözcük kurmaktadır. Anadolu ağızlarında “ard-ıl = muahhar, müeccel, redif” (bkz. Tarama Dergisi) anlamlarında geçen bir sözcük de “-ıl” ekiyle kurulmuştur. “An-ıl” ise “hafıza, maksat, gaye, usul” anlamında geçer. “Anılı bilinmeyen iş yapılmaz” atasözü Tokat ve Manisa dolaylarında yaygın olarak kullanılmaktadır (bkz. DS).
Yansıma olarak kurulan bazı ikilemelerde de “-ıl” ekine rastlamaktayız : “par-ıl par-ıl, pır-ıl pır-ıl, çağ-ıl çağ-ıl, gür-ül gür-ül” gibi. “Par-la-mak, çağ-la-mak, gür-le-mek” gibi eylemler dikkate alınırsa, bu tür yansıma kökleri, ad kökü gibi işlem gördüğünden “-ıl” ekini alabilmiştir.[13]
Latincedeki ad yapan “-um, bell-um = savaş” eki gibi Türkçede de eylem kök veya gövdelerine gelerek somut adlar yapan bir “-um” eki vardır : “doğ-um, sok-um, oy-um” gibi. Türkçede bu ek, ünlü kurallarının etkisiyle türlü biçimlere girer : “al-ım, sat-ım, kal-ım, öl-üm, sür-üm, ver-im, dür-üm, giy-im, dil-im” gibi.
“-ım” eki, Latincede olduğu gibi Türkçede de eylem soylu köklerden soyut adlar meydana getirmektedir. Orhun Yazıtları’nda “-ım” ekiyle kurulmuş “öl-üm, bat-ım” gibi birkaç örnek kullanılmıştır. Uygurcada örneklerin çoğaldığını görüyoruz : “kör-üm = rüya, düş, görünüş ; “iç-im = sıvı halindeki yemek ; yar-ım = yarım ; al-ım = borç, borç alınan her şey ; tur-um = durum” gibi.
“-ış” ekiyle kurulan sözcükler de Orhun Yazıtları’nda “ağış = yükseliş, yokuş” gibi bir iki sözcükte geçmekte, Uygurcada “alış = alış veriş, ticaret”, “biliş = bilme, biliş”, “iliş = yapışma, takma, ilişme” gibi sözcüklerle bu tür örnekler çoğalmaktadır.[14]
Bütün bu araştırma ve incelemelerin ışığında görülüyor ki Türkçedeki “-la / -le” gibi bazı ekler, “ile” gibi sözcüklerden çıkmakta, “-sal / -sel” gibi bazıları birleşik görünümü vermekte, “-al / -el” ad eki gibi bazıları ise Türkçede ve Batı kaynaklı sözcüklerde aynı biçimde, aynı anlam ve aynı görevde kullanılmış bulunmaktadır.
Türkçedeki eklerin önemli bir özelliği de “-ım”, “-ış” ad ekleri gibi eski kaynaklarda az kullanılan bazı eklerin, sonraki Türk dillerinin çoğunda işlek duruma geçmiş olmalarıdır.
________________________________________
[1] bkz. İmlâ Kılavuzu, Ankara 1962, s. XVI, sat. 16.
[2] “kardaş > kardeş” sözcüğünün genellikle “karındaş” sözcüğünden çıktığı sanılır. Et-tühfet-üz Zekiye’de üstelik böyle bir açıklama da vardır (bkz. aynı eser, s. 185).
“karın” sözcüğü “alın, burun” sözcükleri gibi türemiş bir sözcüktür. Ancak “kar” sözcüğü, öteki “kar, yağan kar” sözcüğü dolayısıyle, “karın” anlamında kolaylıkla kullanılamadığı için, “karındaş” sözcüğü kurulmuşsa da yaygın olanı “kardaş”tır. “kar” kökü anlam ve biçim bakımından “kur” köküne çok yakındır ve belki de “kur” kökünden çıkmıştır. Çünkü “k” ve benzeri ünsüzler, yanlarındaki dar ünlüleri genişletirler.
“kursak < kur-ug-sak", "kuşak < kur-şak" sözcükleri de "kur" köküyle ilgili görülmektedir. Özellikle Kitab-al idrak li-Lisanâl Etrak'te "Bu kurdaşdur = bu yaşıttır, akrandır" örneğinin bulunuşu, "kur" köküne "-daş" ekinin gelmesi ve sözcüğün anlamı özellikle dikkate değer (bkz. aynı eser, s. 82). Buna göre "kar" sözcüğü "kur" sözcüğü ile ilgilidir.
[3] “gökçül” sözcüğündeki “çül” eki daha çok “si” ekinin yerini tutmaktadır. “gökçül = gök-sü, beyaz benekli mavi, maviye çalar, mavimsi, mavi gibi” (bkz. Şemsettin Sami, Kamus-ı Türkî, İstanbul 1317). “kırçıl” sözcüğü ise “gökçül”de olduğu gibi “kır-sı”, “kır-ımsı”, “kır renkli gibi” kavramlar vermektedir. “kır-çıl” sözcüğündeki “-çıl” ekinin, ünsüz uyumuna göre “-cıl” olmaması dikkate değer. Belki de bu olay, ekin “-sı-l”dan geldiğine işarettir.
[4] Tapu kayıtlarında “tarla-yı cedid, tarla-yı atik” gibi tamlamalar görülür.
[5] “iğne-den-lik” sözünde ek, ünlü uyumuna bağlanmıştır. “su-dan-lık”, berberlerde saç ıslatmak için kullanılan su şişeleri.
[6] bkz. Ahmet Cevat Emre, “Türkçenin Hint-Avrupa Dilleriyle Mukayesesi”, Türk Dili (Belleten) sayı 11, İstanbul 1935.
[7] Aynı düşünceyi ünlü tarihçiler de ileri sürmektedir: “İlk Türklerle ilk İndo-Germenlerin sosyolojileri o kadar çok uygunluklar arzeder ki, her ikisinin genetik bağlılıklarından herhalde şüphe edilemez.” (bkz. W. Koppers, “Tarihî Etnoloji, İndo-Germanistik İlmi ve Türkoloji”, Belleten, cilt 4, s. 472, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1941)
[8] Orhun Yazıtları’nda ve Uygurcada “ne” ve türevlerine bol bol rastlanır: “ne = nasıl, hangi, ne”, “neçük = nasıl”, “negülde = nasıl, ne biçim”, “neke = neye, neden”, “nelük = neden”, “nençe = kaç, ne kadar”, “ne teg = nasıl, ne gibi” (bkz. Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, İstanbul 1941).
[9] “men, sen” gibi adıllarda sondaki “-n” ünsüzünün sonradan ortaya çıktığı, “men, ben, sen” sözcükleriyle ilgili olması gereken “miz, biz, siz” sözcüklerinde de bulunmamasından anlaşılmaktadır.
[10] Kırgızcada “kaysı = hangi”, “kaysıl = ne zaman, ne vakit”, “kanday = hangi, nasıl” (bkz. Kırgız Sözlüğü, K. K. Yudahin, çeviren Abdullah Taymas, cilt II, s. 425).
[11] Her iki dilde de “fazilet” kavramı veren sözcükler aynı “erkek” kavramından üretilmiştir. Latince: “virtus = fazilet”, Türkçe: “erdem = fazilet” gibi.
[12] Anadolu ağızlarında “-al / -el” ekinin görevine benzer durumlarda “-gel, -gil, -gul” eklerinin de kullanıldığı görülmektedir: “geç-gel veya geç-gil = sözü geçen, sözü etkili”, “gör-gel = gören”, “gör-gül = sayın”, “seç-gel = göze çarpan, seçilen” (bkz. Ömer Asım Aksoy, Gaziantep Ağzı, cilt III). “-gel, -gül” eklerinin “gör-mek” gibi bir eylem köküne geldiği dikkat çekmektedir.
[13] “çak-ıl” sözcüğünün de bu tür bir yansıma sözü olduğu düşünülebilir.
[14] “-ış” eki de Latincenin “-us” ekine benzer. Özellikle bir Hint-Avrupa dili olan Farsçada aynı eki, aynı ses, aynı biçimde, aynı görevde bulmaktayız: “reviş” gibi. Bu tür eklerin arasına “-ik” ve “-çe” ekleri de girebilir.
Türk Dili, c.XXIX, s. 268, Ocak 1974

ÖSS Türkçe Deneme Sınavı 1 (Kendinizi deneyin)

Filed under: Uncategorized — Samurka @ 8:11 pm

1. “Son kitabınızı okudum, açık söylemeliyim kendinizi aşmışsınız. Diyebilirim ki kelimenin tam anlamıyla sözcüklerle akraba olmuşsunuz. Bırakınız kusuru, tekleme dahi yok.”

Bu parçadaki “sözcüklerle akraba olmak” sözleriyle anlatılmak istenen, aşağıdakilerden hangisidir?

A) Sözcükleri temel anlamlarıyla kullanma
B) Sözcükleri yerli yerinde kullanma
C) Sözcükleri,sözlükteki anlamlarıyla kullanma
D) Sözcük seçiminde özentisiz davranma
E) Sözcüklerin yan anlamlarını göz ardı etme

2. “ Yazar, son eserine öyle bir makyaj yapmış ki eser, eser olmaktan çıkıp, Tanzimat devrinin rüküş ve kafası çalışmayan salon kadınlarına dönmüş.”

Bu cümlede yer alan “makyaj yapmak” sözleriyle anlatılmak istenen düşünce, aşağıdakilerden hangisinde vardır?

A) Eseri bilimsel ve teknik terimlerle doldurmanız okuyuşu zorlaştırıyor.
B) Konularınızı eski zamanlardan seçmeniz okur kitlenizi azaltacaktır.
C) Sürekli aynı şeyleri tekrar ediyorsunuz, bu durum okuyucuyu sıkar.
D) Anlatımınız oldukça ağır ve süslü, daha yalın yazmalısınız.
E) Okur kitlesini,sürekli kültürsüz insanlar arasından seçiyorsunuz.

3. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde terim kullanılmamıştır?

A) Bilim, sanat veya birtakım özel mesleklere gös-terilen ilgi artıyor.
B) Gazetecilikte en önemli şey, manşeti iyi ayar-lamaktır.
C) Bilgisayar kurslarında en önce klavye tanıtılır.
D) Golü atınca savunmaya ağırlık verdiler.
E) Yazılıdan düşük alınca sözlüye kalkmak istedim.

4. “ Vurmak” sözcüğü aşağıdakilerin hangisinde
“olduğundan başka bir biçime çevirmek veya başka biçimde görünmek” anlamını verecek şekilde kulla-nılmıştır?

A) Sen bakma bunların vur patlasın çal oynasın tavırlarına, düşünemiyorlar işte.
B) Sözlerinin son kısmını vurgulayınca, odadaki herkesin yüzü değişik bir hal aldı.
C) Avda vurdukları hayvanlar, o gün gözüne daha farklı görünmüştü.
D) Parasızlıktan iyice bıkınca o da işi deliliğe vurmaya başladı.
E) Masaya yumruğunu vurarak bir şeylerin değişmesi gerektiğini söyledi.
5. “ İçerisi sigaradan göz gözü görmez bir hale gel-miş.” cümlesinde “sigara” sözcüğüyle kastedilen, “duman”dır. Bu şekilde, bir sözcüğü, benzetme amacı gütmeden başka bir sözcük yerine kullanma sanatına mecaz-ı mürsel adı verilir.

Aşağıdaki cümlelerin hangisinde mecaz-ı mürsel sanatı yapılmamıştır?

A) O yıllarda henüz Reşat Nuri’nin öğrencisi olma-mıştım.
B) Yaşım on üç olmasına rağmen babamın kitaplığını tamamen okuyup bitirmiştim.
C) Yirmi yaşına girdiğimde bütün kasabanın bana hayran olduğunu hissederdim.
D) Medresedeki hocanın bana okuttuğu ilk kişi Fuzuli idi.
E) Sonradan Nedim ve Galip’i de delicesine ezber-lediğimi hatırlıyorum.

6. “ Görmek” sözcüğü aşağıdaki cümlelerin han-gisinde, “ Görmedim ömrümün âsûde geçen bir demini.” cümlesindeki anlamıyla kullanılmıştır?

A) Bu rahatlığı, bu ferahlığı bana çok görüyorsunuz.
B) Sizin durumunuzu, açık söyleyeyim, çok iyi gör-müyorum.
C) Şu küçücük köyde insanların, bir gün olsun rahat durduklarını görmedim.
D) Gözlerimle görmeseydim, çocuğun söylediklerine inanmazdım.
E) Cebi para görünce bizleri çoktan unutmuş.

7. I. Bu gezme işini haftaya bırakalım.
II. Bakalım evin anahtarlarını yine nerede bıraktın.
III. Bırakın şu adamı güzelce döveyim.
IV. Sigaramı, çakmağımı ve davamı bırakıyorum sizlere.

Aşağıdakilerden hangisi “bırakmak” sözcüğünün yukarıdaki kazandığı anlamlardan biri değildir?

A) Emanet etmek B) Unutmak
C) Terk etmek D) Engel olmamak
E) Ertelemek

8. Aşağıdaki cümlelerde yer alan ikilemelerden hangisi kuruluş bakımından diğerlerinden farklıdır?

A) Doğru dürüst konuşacaksan konuşalım.
B) Eski işinde iyi kötü geçinebiliyordu.
C) Bu işlerden az çok ben de anlarım.
D) Kasabada büyük küçük herkesin dilindesin
E) Dün yine ileri geri konuşmuşlar.

9. Soyut kavramları daha görünür kılmak için somut kavramlardan faydalanılır. Buna somutlama adı verilir.
Aşağıdaki cümlelerin hangisinde somutlama yapılmamıştır?

A) Seni kırmak istemem ama teklifin hiç kabul edilir gibi değil.
B) Son oylamada ezici bir çoğunlukla tüm rakiplerini geride bıraktı.
C) Dün olanları duyunca hepimize ateş püskürdü.
D) Bizi zamanında dinlemedi, şimdi bırakın çürüsün kahvehane köşelerinde.
E) Bu kadar sinirleneceğinizi bilseydim ağzımı hiç açmazdım.

10. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde deyim, açık-
lamasıyla birlikte verilmiştir?

A) Maçı kaybedince futbolcuların ağzından girip bur-nundan çıktım, hepsi de çok üzgündü.
B) Bu kadar ince eleyip sık dokumaya gerek yok, alt tarafı müfettiş gelecek.
C) Kılı kırk yaran bir anlatımı var, keşke okuyucu değerini bilseydi.
D) O kadar beceriksiz ki elinden kör eşek yem yemez.
E) Daha ilk günden onu hiç gözüm tutmamıştı zaten.

11. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde deyim, yanlış anlamda kullanılmıştır?

A) Konuşmaya başladı mı mangalda kül bırakmaz.
B) Çocuğu anneme bırakırsam gözüm arkada kalmaz.
C) Beni görünce çok korkmuş, adeta küçük dilini yutmuştu.
D) Bu iş uğruna ölümü bile göze alırım ben.
E) Bizim kız çok hamarattır, taşı sıksa suyunu çıkarır.

12. I. Akıllı insan, nelerden kazanç sağlayacağını bilir.
II. Kısa sürelere sığdırılan işlerin kazançları da az olur.
III. Kâr getirecek iş daha yolun başında belli olur.
IV. Ticaretteki kârın tadına varan kişiler bunu hiçbir şeyle değişmezler.

Aşağıdaki atasözlerinden hangisinin karşılığı yukarıdaki açıklamaların içinde yoktur?

A) Ar gözünden, kâr yüzünden bellidir.
B) Kısa günün kârı da az olur.
C) Su verip, yağ alırsan zarar edersin
D) Arı bal alacağı çiçeği bilir.
E) Kâr yârdan tatlıdır.

13. Aşağıdaki açıklamalardan hangisi, karşısında verilen deyime uygun değildir?

A) İki tarafı uzlaştırmaya çalışırken zor durumda kalmak: arada kalmak
B) Karışık bir durumda gerekli ilgiyi görmemek: arada kaynamak
C) İki kişi arasındaki dostluğu bozmak: aralarını açmak
D) Bir işte sözü geçer bir kimsenin aracılığına başvurmak: araya gitmek
E) İlişkileri bozulmuş kişileri barıştırmak: arayı yapmak

14. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde “ birinin yolunda giden işini aksatan, engelleyen davranışta bulunmak “ anlamına gelen bir deyim kullanılmıştır?

A) Bu davranışınla bir çuval inciri berbat ettiğinin farkında mısın?
B) Dayın tekerimize taş koymasaydı bu sektörün en güçlüsüydük.
C) Dişe diş mücadele ile sonunda galip gelmesini bildi.
D) Aynı yanlışı tekrar yapınca gözünün yaşına bakmadan kovdum onu.
E) İşlerimizin bu en yoğun gününde izin istemesi olacak şey değil.

15. Sene sonu bitirme sınavlarının tam ortasındaydık. Gece geç saatlere kadar çalışıyor, sabahleyin erkenden kalkıyordum. Anlayacağınız uykusuzluk son noktasına gelmişti. Yine kalktım, yüzümü yıkamak için lavaboya gittim, bir de ne göreyim…..

Düşüncenin akışına göre parçanın sonuna aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?

A) gözlerim faltaşı gibi açılmış.
B) gözlerim kan çanağına dönmüş.
C) gözlerim çakmak çakmak olmuş.
D) gözüm gözüme çökmüş.
E) gözüm arkada kalmış.

16. Sert sessizlerle biten bir sözcüğe “c, d, g “ ile başlayan bir ek geldiğinde bu yumuşak sesler sertleşerek “ç, t, k” ye dönüşür. Bu durum sadece kökle ek arasında değil, kök içerisinde de ger-çekleşir.

Aşağıdaki cümlelerin hangisinde bu açıklamaya aykırı bir kullanım söz konusudur?

A) Bilgisayarın evimizin baş köşesine kurulmaya hakkı var.
B) Artık dünya bilişim çağını yaşarken bizim bunu kaçırmamız olanaksızdır.
C) Bizler hesap makinelerini tam çözemedik, çocuk-lar bilgisayar oynuyor.
D) Dünün teknolojiden korkan insanının yerini bu-günün cesur çocukları aldı.
E) Biz yaşlılar, dama ve satrançla meşgulken, ço-cuklar bilgisayarı tercih ediyor.

17. “ Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer.” cüm- lesinde aşağıdaki ses olaylarından hangisi yoktur?

A) Ünsüz sertleşmesi B) Ünsüz yumuşaması
C) Ünlü daralması D) Ünlü düşmesi
E) Ulama

18. “p, ç, t, k” ile biten bir sözcüğe ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde, sert olan bu harfler yumuşar.”

Aşağıdaki cümlelerin hangisinde bu açıklamaya aykırı bir kullanım söz konusudur?

A) Anladım ki giden sevgililer dönmeyecekler.
B) Biriken kinim sana değil, senden kalanlara.
C) Sende unuttum ben her şeyi.
D) Ağlamak kâr etmez, mazideki günlere.
E) Geçmesin günümüz sevgisiz, sensiz.

19. Aşağıdaki cümlelerden hangisinin yükleminde bir ünlü düşmesi söz konusudur.

A) Sabretmeyi bilmeyen, başarıyla hiç tanışamaz.
B) Son derece savruk bir anlatımla yazıyorsun.
C) Olanları benden hep gizlemişler.
D) Bırak artık ağlamayı, sızlanmayı.
E) Sıyrıldım tüm dertlerden ve sıkıntılardan.

20. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde bir yazım yanlışı vardır?

A) Anlattıklarından hiçbir şey anlamadım ki konu-şayım.
B) Onun anlayışında bir problem olduğunu hiç san-mıyorum.
C) Öğretmenimiz söz verdi mi mutlaka yerine geti-rirdi.
D) Dün yapılan sınavdan Ayşenur’da çok ümitsiz.
E) Okulun ihtiyaçlarının da görüşüldüğü toplantıda kimse söz almak istememiş.

21. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde büyük harflerin kullanımıyla ilgili bir yanlışlık yapılmamıştır?

A) Türkiye Büyük Millet meclisi, yılın son toplantısını yarın yapacak.
B) Dün ölen milletvekilimiz, Askeri Törenle gömülmüş.
C) Bu yıl kurban bayramı, 24 Mart salı gününe rastlıyor.
D) Muhittin Amcam, bu hafta sonu askerden gelecek.
E) Ziya Gökalp’in; Türkleşmek, İslamlaşmak ve
Muasırlaşmak adlı eserini okuduk.

22. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde bir noktalama yanlışı yapılmıştır?

A) Dün öğretmenimiz, ana – baba hakkı üzerine güzel bir konuşma yaptı.
B) Toplumsal yaşamın vazgeçilmez öğelerinden biri de sevmeyi, saymayı öğrenmektir.
C) Okul, genç beyinlerde, eleştirel düşünme gücünü harekete geçirmelidir.
D) Paylaşmayı ve iyi geçinmeyi öğrenemeyen çocuk, bir süre sonra saldırganlaşacaktır.
E) Bireyin özgürlüğü, toplum refahının önüne hiçbir zaman geçmemelidir.

23. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde parantez “( )” işaretinin kullanım amacı diğerlerinden farklıdır?

A) Dil alanında yapılan ilk çalışmalardan ödün ( taviz) verilemezdi.
B) Geriye bir tek olasılık ( ihtimal) kalıyordu, o da dil çalışmalarını sona erdirmek.
C) Tüm kurul, ellerindeki olanak ( imkân) ları kullan-
mak istiyordu.
D) Gece gündüz çalışarak sonunda bir sözlük (lügat) çıkardılar.
E) Bu kurul, dağılıncaya kadar bir eser daha ( imlâ kılavuzu) çıkarabildi.

24. “ Sizler ilerde köprüler, yollar, gökdelenler yapa-caksınız.

Virgül ( , ), aşağıdaki cümlelerin hangisinde bu cümledeki göreviyle kullanılmıştır?

A) Çok acıkınca biraz meyve, çokça ekmek, bir parça da pasta yedim.
B) Bana doğru yürüdü, yerinde duramıyordu.
C) Kitaplarıma, dergilerime iyi bakmayacaksanız on-ları götürmeyiniz.
D) Sınavda Aylin, Mehmet ve Songül başarılı olmuş.
E) Okula giderse, gideceğini sanmıyorum ya, kimse ondan bir şey sormayacak.

25. Ruh ( ) zevkini çalışmada bulur ( ) hiçbir işle uğ-raşmayan ( ) yaşama zevkini yavaş yavaş yitirir ( )

Bu parçada parantezle gösterilen yerlere sırasıyla aşağıdaki noktalama işaretlerinden hangileri getirilmelidir?

A) ( , ), ( , ), ( ; ), ( . )
B) ( , ), ( , ), ( , ), ( . )
C) ( , ), ( ; ), ( , ), ( . )
D) ( , ), ( ; ), ( , ), ( … )
E) ( , ), ( ; ), ( ; ), ( . )

26. (I) Şu yaşadığınız hayatı, en son ne zaman sorguladınız? (II) Eğlencelerinizi, uğraşılarınızı, zevklerinizi irdelemeyeli ne kadar oldu? (III) Bıkmadınız mı hâlâ uslu çocuk olmaktan, sorumlu insan rollerinden. (IV) Bugün bir iyilik yapın kendinize ve doyasıya eğlenin. (V) Yarın, evet yarın, kendinizi daha iyi hissedeceksiniz.
Numaralandırılmış cümlelerin hangisinde bir noktalama yanlışı yapılmıştır?

A) I B)II C)III D) IV E) V

27. “ Şairlik yaşamımın küçük bir bölümünde heceyi aruza tercih ettiğim olmuştur. Şimdi bakıyorum da en güzel şiirlerimi, o küçücük dönemde yazmışım.”
Bu parçadan aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?

A) Şair, bazı şiirlerini daha çok beğenmektedir.
B) Daha çok aruz ölçüsüyle şiirler yazmıştır.
C) Şiirlerinde aruzu da heceyi de kullanmıştır.
D) Artık şiirle uğraşmamaktadır.
E) Heceyle yazdığı şiirleri daha çok beğenmektedir.

28. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde “karşılaş-tırma” yapılmamıştır?

A) Çocuklar için sütten daha yararlı bir besin olabilir mi?
B) Yazılarınızda, dostluktan ve samimiyetten vazge-çemeyeceğinizi söylüyorsunuz.
C) İyimserlik konusunda yaşlıların , gençler kadar iyi olduğu söylenemez.
D) Eserin son bölümündeki anlatım, bütün acemi-liklerini kapatmış.
E) Diğerlerinin aksine o, eseri daha çekici ve okunur bulmuştu.

29. “Türk romanını, ulusal alandan uluslar arası alana taşımak istiyorsak, ulusal kimliğimizi her yönüyle romanımıza yansıtmalıyız.”

Yukarıdaki cümleyle anlamca özdeş düşünce aşağıdakilerden hangisidir?

A) Türk romanının en önemli sorunu Batıya açılama-mış olmasıdır.
B) Milli kültürümüzün romanımıza yansıması, roma-nımızı uluslar arası üne kavuşturacaktır.
C) Ulusal kültür öğelerimizi yaşatmanın tek koşulu, onları romanda anlatmaktır.
D) Milli benliğinden uzaklaşan bir milletin, roman alanında başarılı olması beklenemez.
E) Türk romanı, ulusal alanda çok başarılı olmasına rağmen, dışarıda başarısızdır.

30. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde “zaman” vurgulanmaktadır?

A) İki yıldır beklediğimiz misafirler yarın gelecek.
B) Akşama annemler geleceği için hazırlık ya-pıyorum.
C) O yıllarda mavi bir bisikletimin olmasını ne çok isterdim.
D) Ankara’dan gelecek olan misafirlerimiz, öğleye burada olur.
E) Erken gelirseniz sıcağı sıcağına anlaşmayı da yaparız.

31. “ Pop müzik mi yaşamımızı popülistleştirdi, yoksa iyice popülist olan yaşamımız mı pop müziğin patlamasına yol açtı bilemiyorum.” cümlesine anlamca en yakın yargı aşağıdakilerden hangisidir?

A) Batı kaynaklarına fazlaca yönelmemiz, müziği-mizin bozulmasına yol açtı.
B) Son yıllarda yaşanan pop müzik patlamasının kökeninde önemli toplumsal sorunlar yatmaktadır.
C) Toplumsal yaşamla toplumsal zevkler arasındaki ilişki girift bir haldedir.
D) Yaşamı popülist bir tarzda yaşayanların en sevdiği müzik türü poptur.
E) Toplumsal yaşamla kişisel zevkler arasındaki ilişki son zamanlarda açmazlar yaşamaya başladı.

32. “ Suyu taşırma tehlikesi, çoğunlukla bardağı fazla doldurma isteğinden kaynaklanır.”

Bu cümle, üslupla ilgili olarak düşünülse aşağıda-kilerden hangisine ulaşılabilir?

A) Yazar, anlatmak istediklerini daha anlaşılır kılmak için sık sık benzetmelere başvuruyor.
B) Daha eserin ilk sayfalarından itibaren dilin, bir kuyumcu titizliğiyle kullanıldığını görüyoruz.
C) Özgün olabilmek için, sık sık yeni kelimeler kullanılmış, aslında bu, hiç fena olmamış.
D) Az sözle çok şey anlatmak için konuyu çok sıkıştırmış, bu da konuyu anlaşılmaz kılmış.
E) Mecazları, eğretilemeleri öyle ustalıkla kullanmış ki hayran olmamak elde değil.

33. “ Bir romanı ya da öyküyü değişik zamanlarda yeniden okuma ihtiyacı hissederiz. O eserin konusunu bildiğimiz halde yaparız bunu.”

Bu düşünceye sahip olan bir kişinin aşağı-dakilerden hangisini söylemesi beklenemez?

A) Bir sanat eserinde önemli olan, yazarın dili ve anlatımıdır.
B) Bazı eserlerden aldığımız tat, onları birkaç defa okumamızı kaçınılmaz kılar.
C) Bir sanat eserinde konu, o eserin en önemli yönüdür.
D) Aynı konuyu işleyen farklı eserler okumak kişinin bakış açısını genişletir.
E) Bir eserin konusunu bilmek, onu okumamak için bir gerekçe sayılamaz.

34. (I) Son çıkardığınız şiir kitabı elimde. (II) Yine pek cicili bicili bir kapağı var. (III) İlk şiirinizi okudum da sanki, Orhan Veli veya Cahit Sıtkı’yı okur gibi oldum. (IV) Doğayı yine eşsiz bir şekilde betimlemişsiniz.(V) Azıcık ölçü ve uyağa da dikkat etseymişsiniz …

Parçada numaralanmış cümlelerin hangilerinde olumlu ya da olumsuz olduğu belli olmayan değerlendirmeler söz konusudur?

A) I ve II B) II ve IV C) III ve V
D) II ve V E) II ve III

35. “ Sabahları erken uyanabilmek için saati mutlaka kurar da yatar.”

Aşağıdakilerden hangisinde bu cümledekine benzer bir anlam ilişkisi yoktur?

A) Etraftaki çöpleri zamanında toplayabilmek için yeni bir çöp arabası alınmış.
B) Konuşmacıyı daha iyi duyabilmek için en öne oturdum.
C) Amcama yetişebilmek için bütün gün hiç durmadan çalıştım.
D) O çocuğa bu kadar güvendiğin için bunlar başına geldi.
E) Bütün eşyaları, iyice birikmiş borçlarımı ödeyebilmek için sattım.

36. “ Tarih,bir bilim olarak sürekli geçmişten bahseder; ama siz tarihi masal dinler gibi dinlemekten vazgeçerseniz, onda geleceğin ipuçlarını yakalayabilirsiniz.”

Bu cümlede anlatılmak istenenler kullanılarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?

A) Tarihsel bir olayı kavrayıp ondan ders çıkarabilmek için onu, yaşandığı dönemin şartları içinde değerlendirmek gerekir.
B) Tarihi olayları, neden sonuç ilişkisi içinde, olayların görünen ve görünmeyen nedenlerini ayırt ederek incelemek gerekir.
C) Tarih ilmi, milletlerin bir bakıma beyni sayılır, tarihini unutan bir millet, hafızasını yitiren bir insana benzer.
D) Tarihin, objektif bir biçimde ortaya çıkarılmasında duygusallığın ve bencilliğin yeri yoktur.
E) Tarihteki olayların belirli periyotlarla tekrarlandığı düşünülürse, gerçekçi bir yaklaşımla, tarihten, gelecekteki olaylar hakkında fikir edinilebilir.

37. (I) Gençlerin, duygularıyla; ihtiyarların, akıllarıyla hareket ettikleri, yaygın bir söylentidir. (II) Hatta bununla yetinmeyip gençlerin fikirsel alanda tümden boş oldukları iddiası bile vardır.(III) Bakın bunu söyleyenlere, hepsinin orta yaşın üstünde ve biraz da alık kişiler olduklarını göreceksiniz. (IV) Allah aşkına yaşı mı olurmuş düşünmenin? (V) Ben ne gençler tanırım değme ihtiyarlara taş çıkartan.(VI) Ve ne ihtiyarlar tanırım, toy mu toy.

Bu parçada numaralandırılmış cümlelerin hangisinden itibaren yazar, kendi kişisel duygu-larını belirtmeye başlamıştır?

A) II B) III C) IV D) V E) VI

38. “ Edebiyatımızda Fuzuli, sevgiliye kavuşunca aşkın biteceğine inandığı için sevgiliye kavuşmayı arzulamaz; Yunus ise aşkın ancak sevgili ile birlikteyken bir anlam kazanacağına inandığından sevgiliye kavuşma arzusu ile doludur. Onların şiirlerini aşksız da düşünemeyiz zaten”

Yukarıdaki parçadan Fuzuli ve Yunus’un aşk anlayışları ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?

A) Yunus’un sevgiliden ayrı kalmaya tahammülü yoktur.
B) Fuzuli için aşkı besleyen en önemli kaynak ayrılıktır.
C) Her iki şair için de aşk, şiirlerinin önemli bir öğesidir.
D) Her iki şair de maddi aşkı geçerek manevi aşka yönelmişlerdir.
E) Her iki şairin aşk anlayışlarında birbirine zıt unsurlar vardır.

39. “Daha çok küçük yaşlardan itibaren, devrin en önemli müzisyenlerinden ders alabilme şansını yakalamış ama o bunlarla da yetinmeyerek Tanrı vergisi yeteneği ve sarsılmaz öğrenme arzusuyla şöhretin basamaklarını bir bir tırmanmayı bilmiştir.”

Bu cümle, olayların sıralanış ve sonlanışı bakımından aşağıdakilerden hangisiyle benzerlik göstermektedir?

A) Eğitimde kitabın ve okumanın önemini kavramıştık ama ne kitap alacak paramız ne de okuyacak zamanımız vardı.
B) Yeni kaydolduğu okul, araç gereç açısından çok zengin değildi ama o, yılmıyor ve çalışarak bu olumsuzlukları aşabileceğini biliyordu.
C) Piyasa yeni bir öykü kitabı çıkarmak için son derece uygundu ama o, bu durumdan yararlanmayı kendisine yediremiyordu.
D) Bilgisayar almanın tam zamanı diye düşündü ama daha ödemesi gereken bir yığın borcu vardı.
E) Yeni mahalleleri, çocuk eğitmek için biçilmiş kaf-tandı ama onlar bunu yeterli görmeyip çocuklarını en iyi okullara gönderip yarınlara hazırladılar.

40. Aşağıdaki cümlelerin hangisi bir tanım cümlesi değildir?

A) Tanzimat, bizim için aynı zamanda Batılılaşma dönemi olmuştur.
B) Sevmek, en olmadık zamanda hatırlamak ve anlamsız bir şekilde ağlamaya başlamaktır.
C) Dava adamı, kendi duygularını toplumun düşün-celerinin her zaman altında gören kişidir.
D) Özgür düşünce, bütün basma kalıp düşünceleri elinin tersiyle itebilmektir.
E) Yazar, bir yönüyle toplumdan ayrı duyan, ayrı düşünen insandır.

41. Oyunculuk kadar söze de dayanan bir sanat dalı olan tiyatro, yasakları resim ve müziğe göre daha az aşmıştır. Kuşkusuz bu geri kalışta tiyatronun diğerlerinden daha az para getirmesinin de etkisi büyük. Geleneksel etkileme gücünü hala taşıması ve dile yaslanması nedeniyle- ne kadar eğlenceli olursa olsun- sansürcülerin dikkatini çekiyor. Huxley’in Yeni Dünya’sındaki “Büyük kardeş sizi izliyor.” Cümlesi sanki sahnelerin üstünde asılı.
Bu paragrafta tiyatro ile ilgili söz edilmeyen şey nedir?
A) Etkileyici olduğu için ondan çekinildiği
B) İlgililerin dikkatini neden çektiği
C) Dil sanatı olmasının onu daha az çekici yaptığı
D) Engellemelerden yeterince kurtulamadığı
E) Başka sanatlardan daha az para kazandırdığı

42.Asos, M.Ö. Anadolu’nun batısında kurulmuş, hep denizle dudak dudağa yaşamış bir şehirdir. Sonsuz maviliğe sahip olan bu şehir bir süre Perslerin egemenliği altında kalmıştır. Daha sonra bağımsızlığına kavuşmuştur. Asos, Bergama’ya kadar uzanan önemli bir ticaret yolu üzerinde yer aldığından tarih boyunca kalelerle çevrilmiştir. Bugün de mitolojik öykülere mekan olmasıyla ve el değmemiş güzellikleriyle önemini korumaktadır.
Bu parçada asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
A) Doğal güzellikleri
B) Mimari farklılıkları
C) Ticari değeri
D) Mitolojideki yeri
E) Tarihi özellikleri
43. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde altı çizili deyim, “bir işi sonuçlandıramamak” anlamına gelmektedir?

A) Dostları sayesinde hiç arkası yere gelmemiş.
B) Şiir çalışmalarının arkasını bıraktı.
C) Düzensizlikten, bunun da arkasını getire-
medi.
D) Basit soruları çözmüş, zorları arkaya bırakmıştı.
E) Bu olayın da kısa zamanda arkası geldi.
44. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde “den” eki eklendiği sözcüğün türünü ve anlamını değiştirmiştir?

A) Okuduğun romanı nereden almıştın?
B) Ali, sıradan bir kitap aldığını söyledi, ama
ben onu beğendim.
C) Daha önce bunu senden kimse sormadı mı?
D) Tüm konularını dergiden esinlenerek
yazmış.
E) Sizden ayrılalı uzun yıllar oldu, özlemiştim.
45. Yabancı dil bilen her kişi, çeviri pratiğinde, bir deneyimi yoksa, kolaylıkla çeviri yapabileceğini sanır. Oysa, işin içine girdiğinde görür ki, en basit bir cümleyi bile anlaşılır ve doğru bir biçimde çevirmek, hayli terletici bir çabadır. Şunu öncelikle belirtmekte yarar var: Dil bilmek ayrı şey, çeviri yapabilmek ayrı şeydir. Her dil bilenin mutlaka bir çevirmen olması da gerekmez. Ama bazı durumlar vardır ki, her iki yetenek de birlikte bulunmalıdır kişide.

Aşağıdakilerden hangisi bu parçada savu-nulan düşünceyle çelişir?

A) Çeviri yapmak için yabancı dil bilmek yeterli
değildir.
B) Çeviri yapmak da bir uzmanlık ister.
C) İyi çeviri yapabilmenin ilk ve en önemli
koşulu, dil bilmektir.
D)Dil bilmek ile çeviri yapmak aynı şey değildir.
E) Her dil bilenin, çevirmen olması beklenemez.

cevap anahtarı:

1. B
2. D
3. A
4. D
5. A
6. C
7. C
8. A
9. E
10. D
11. E
12. C
13. D
14. B
15. B
16. E
17. C
18. B
19. E
20. D
21. E
22. A
23. E
24. A
25. C
26. C
27. D
28. B
29. B
30. A
31. C
32. D
33. C
34. E
35. D
36. E
37. B
38. D
39. E
40. A
41. C
42. B
43. C
44.B
45.C

Nisan 3, 2009

Zeytindağı / Falih Rıfkı Atay

Filed under: Uncategorized — Samurka @ 11:56 pm

KİTABIN ADI Zeytindağı
KİTABIN YAZARI Fatih Rıfkı ATAY
YAYINEVİ VE ADRESİ
BASIM TARİHİ 1981
KİTABIN YAYIM MAKSADI Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde içine düştüğü durumu ortaya koymaktadır.
KİTABIN ÖZETİ :
Kitabın ismi; Cemal Paşa’nın karargahının (4. Karargah) bulunduğu Kudüs’e yakın bir dağın isminden gelmektedir. Kitapta Osmanlı saltanatının son günlerinden Türkiye Cumhuriyetinin ilk günlerine kadarki bir zaman dilimi anlatılmaktadır. Yazar bir görev sebebiyle Cemal Paşa’ın karargahına yani Zeytindağı’na gitmiştir. Burada yaşamış olduğu olayları ve anılarını bulunduğu tarihin önemli olaylarını da içine alacak şekilde anlatmıştır.
Birinci Dünya Harbi patlak verdiğinde Falih Rıfkı yedek subay olarak orduya alınır ve Cemal Paşa’nın karargahına tayin olur. Cemal Paşa ile ilişkileri de burada gelişir.
Kitabın ilk kısımlarında İttihat ve Terakki’den söz edilmiştir. İttihat ve Terakki içerisinde Cemal Paşa, Talat Paşa ve Enver Paşa en önemli simalardır. Cemal Paşa yenilikçiliği ile tanınmaktadır. Enver ve Talat Paşa’lar ise muhafazakar bir kişilik sergilemektedir. Enver Paşa’nın Turancılık fikirleri güçlüdür. Falih Rıfkı, Enver Paşa’nın bu fikirlerini benimsememekte ve Enver Paşa’yı diktatör olarak nitelemektedir. Türkiye’nin kurtuluşunun Enver Paşa gibilerden kurtulmakla mümkün olduğu düşüncesindedir. İttihat ve Terakki kendi içerisinde bölünmüş bir yapı sergilemektedir. Bir birlik ve beraberlik söz konusu değildir. Her liderin bir grubu vardır. Falih Rıfkı da Cemal Paşanın adamı damgasını taşımaktadır. Falih Rıfkı, İttihat ve Terakkinin bu yönünü yani fikir birliğinin bulunmayışını eleştirmektedir. Çünkü yaşanılan buhrandan kurtuluş ancak birlik ve beraberlikle mümkündür. Buna rağmen bilinçsiz yaklaşımlar, kişisel hesaplaşmalar İttihat ve Terakkiyi kendi kendisiyle uğraşan bir duruma düşürmüştür.
Falih Rıfkı, Cemal Paşa ile beraber çalışmaya başladıktan sonra, olayları daha açık ve net bir şekilde görebilmektedir. Bir dönem, bir İmparatorluk yok olmaktadır. Yazar bunu sezinleyebilmektedir. Suriye, Filistin ve Hicaz’da yaşamış oldukları bir devrin çöküşünü gözler önüne sermektedir.
Falih Rıfkı Osmanlı’nın bir kukla devlet olduğunu söylemektedir. Örneğin şöyle bir olay anlatılmakta; “Mahmut Şevket Paşa’yı öldüren Kavaklı Mustafa, memleketten kaçmaya muvaffak olmuştu. Bir Rus vapuruna binmişti. Fakat Osmanlının Rus sancağı taşıyan bir vapurdan bir kişiyi almaya hakkı yoktu. Bunun üzerine bir Osmanlı hükümeti görevlisi, Kavaklı Mustafa’yı gemiden kaçırır ve boğdurur. Bu olayı haber alan Ruslar, Kavaklı Mustafa’yı kaçıran zatı görevden aldırır ve bundan böyle devlet hizmetinde kullanılmamasını isterler ve istedikleri de olur.”
Osmanlı, ümmetçilik fikri sebebiyle neredeyse üç kıtada egemen olmuştu. Bu coğrafyanın büyük bir kısmını Arapların yaşadıkları ülkeler kapsamaktaydı. Kudüs, Şam, Filistin, Hicaz gibi. Osmanlı sadece coğrafyada büyüyebilmişti. Çünkü, bu kazanılan toprakların hiçbirinin kültürlerine, dillerine, ticaretlerine ve maddiyatlarına egemen olunamamıştı. Hatta Osmanlı, Arapları Türkleştireceğine oradaki Türkler Araplaşmıştı.
“Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık.”
Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi. Eğer, medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu içlerine kadar gireceğine şüphe yoktu. Osmanlı Emperyalizmi şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi. “ Türk milleti kendi başına devlet yapamaz! “
Osmanlı, Arap topraklarını alarak oraları bir bakıma imar ediyordu. Çünkü, Arap şeyhleri arasındaki kanlı savaşlar sonucunda Arap halkı mağdur oluyor ve maddi olarak da çöküntüye uğruyordu. Osmanlı geldiğinde ise bu şeyhleri uzlaştırıp sükuneti sağlıyor ve onlara belirli imtiyazlar veriyordu. Bir bakıma Osmanlı onlar için bir kurtuluş gibiydi. Buna rağmen Osmanlının güçsüz duruma düşmesini fırsat bilip hemen İngilizlerle, Fransızlarla anlaşmışlar ve Osmanlı’ yı arkadan vurmuşlardır. Osmanlı’ ya karşı görünüşte bağımlı olan Araplar her zaman kendi halifeliklerini istiyordu. Müslüman Araplar arasında Arap Halifeliği hükümeti peşinde olanlar vardı ve 1. Dünya savaşı çıktığında bu düşüncelerini gerçekleştirmek için ve İngilizlerin vereceklerini vaadettikleri imtiyazlardan dolayı Osmanlı’ ya ihanet etmişlerdi.
Osmanlının Araplara vermiş olduğu haklar, onların küçük bir anlaşmazlıkta bile isyan etmelerini sağlıyordu. Cemal Paşa zamanında çıkmış olan bir kanun ile komutanlara eğer vatan müdafaası için zaruri görülürse idam hükümlerini yerine getirmesi yetkisi verilmişti. Yani isyanlar artık kanla bastırılıyordu.
Cemal Paşanın bir amacı da Suriye’ yi Osmanlılaştırmaktır. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için Suriye’ de modern okullar açtırmıştır. Bunun yanında bir de hicret eden Ermenileri, Suriye içlerine dağıtarak güçlenen Araplılığa karşı bir teminat olarak kullanıyordu. Hatta Ermenileri güçlendirmek için ev ve toprak bile verilmiştir.
Falih Rıfkı Atay, Arapları anlatırken din sömürüsü konusuna da değinmiştir. Falih Rıfkı’ ya göre din sömürüsü bütün dinler için geçerlidir. “Medine dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarıdır. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur”. Araplar çok fakirdir. Kendi ülkelerinde; ata topraklarında hizmetçi konumuna düşmüşlerdir. Filistin ikiye ayrılmıştır. Eski Filistin Arapların,yani hizmetçilerin; yeni Filistin ise tüm güzelliği ve ihtişamıyla Yahudilerin. Din satışa sunulmaktadır. Hac dönemlerinde Araplar da Yahudiler de büyük kazanç elde etmek peşindedir.
Osmanlı Devletinin Almanlarla beraber savaşa girmesinin en büyük nedeni İttihat ve Terakki yöneticilerinden Enver Paşa’ nın Alman hayranı olmasından kaynaklanıyordu.
Birinci Dünya harbi sonucunda Tuna yukarısındaki iki İmparatorluk, Akdeniz kıyısındaki bir İmparatorluk ve Tuna kenarındaki bir krallık devrilmek üzereydi.
Suriye ve Filistin’ de Almanların durduramadığı İngiliz seli yine bir Türk, fakat bu sefer öz bir kumandan, Mustafa Kemal tarafından Halep aşağısında tutulmuştur. Mustafa Kemal’ in orada seçtiği savunma hattı, Milli Misak’ taki Türkiye sınırıdır.
Cemal Paşa’ nın yerine, Suriye’ de silahlı kuvvetlerin başına geçen Alman Fon Falkenhein bozgunu durduramadı ve Kudüs İngilizlerin eline geçti.
Artık yalnız Anadolu ve İstanbul düşünülür. İmparatorluğa ve onun rüyalarına “Allahaısmarladık! “ denir.
Artık Şam’ dan ayrılmak zamanı gelmiştir. Cemal Paşa İstanbul’ da istifa edecektir.
Cemal Paşa harap Anadolu topraklarını gördükçe
- “Keşke vazifem buralarda olsaydı, keşke o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi. Anadolu hepimize hınç ve güvensizlikle bakıyordu. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya şimdi kendimiz pişmanlığımızı getiriyoruz. Kumar oynadık ve kaybettik” diye düşünmektedir.
Cemal Paşaya sorulan :
- Paşam bu harbe niçin girdik? sorusuna cevap ilginçtir.
- Aylık vermemek için! Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.
İlim, İhtisas ve tecrübe sahibi Mustafa Kemal, vatan ve istiklal düşüncesiyle milletin nesi var nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için vermesi gerektiği düşüncesindedir.
Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan… hepsi böyle ödenmiştir.
Mustafa Kemal büyük harbe girmek karşıtı idi: çünkü O kafa ve sanat adamı idi.
Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı : çünkü O vatan adamı idi.
İşte bütün kitabın özü : İlim ve vatan adamı olunuz.

“Yanlız” Faciası / Zülfü Livaneli

Filed under: Uncategorized — Samurka @ 11:50 pm

Öğretmenler yürüyor; ellerinde bir bez afiş.
Ne yazık ki afişte kırmızı harflerle yazılmış koskoca “yanlız” kelimesi göze çarpıyor.
Öğretmenler haftası nedeniyle ortaya çıkan üzücü tabloya bir de bu ekleniyor.
Yalnız sözcüğünü yanlız diye yazanlar öğretmenler olunca, iç burukluğumuz bir kat daha artıyor.

* * *
Bir başka kuruluş ortalığı bez afişlerle donatmış. Atatürk’ün resminin yanında şunlar yazılı:
“Yanlız 10 Kasım’larda değil her zaman kalbimizdesin!”
Onlar da “yalnız” kelimesini “yanlız” diye yazıyorlar.
Metni kaleme alan, dizen, şablonunu yapan, serigrafta basan onlarca kişi “Yahu bu nedir?” demiyor.

* * *
Yürüdüğünüz caddeye asılmış bir afiş daha.
Bu kez bir tiyatro oyununun duyurusunu yapıyorlar: “Karımla evlenebilirmiyim?” yazıyor üstünde koskocaman harflerle.
Tiyatro afişinde bile “evlenebilir miyim?” yazmayı akıl edemiyorlar.

* * *
Bu yanlışları öğretmenlerin ve tiyatrocuların yapması, Türk dilinin hançerlenmekte olduğunu gösteriyor.
Çünkü çocuklarımız ana dillerini nasıl yazıp okumaları gerektiğini öğretmenlerden öğrenecekler.
Bir “okul” olan tiyatro, dilimizi koruyacak, geliştirecek.
Onlar bu kadar özensiz ve bilgisiz olursa varın gerisini siz hesabedin.
Bu sözümle bütün öğretmenleri ve tiyatro sanatçılarını kastetmediğim çok açık. Türkçeyi çok iyi yazıp konuşan ve korumak için çaba harcayan öğretmenler, tiyatrocular alınmasınlar diyeceğim ama eminim bu örnekler onları da benim kadar üzer.

* * *
Anadilinde iki satır yazmayı ve cümle kurmayı beceremeyen insanlar bu ülkeyi yönetir ve ekranlarda boy gösterir oldu.
“Yalnız” kelimesinin “yanlız” olarak yazılması ve söylenmesi benim için bir ölçü yerine geçiyor.
Yanlız diyen insanların bilgisine, görgüsüne güvenemiyorum. Çünkü biraz çevreye dikkat eden, bir parça dil özeni gösteren ve üç beş kitap okumuş bir kişinin “yanlız” demesine imkan yok.
Eskiden “yanlız” kullanımı sadece beşinci sınıf gazino tayfasına ve beyni mercimek kadar küçülmüş afyonlu arabesk fanatiklerine aitti.
Şimdi görüyoruz ki bu iş öğretmenlere ve tiyatroculara kadar gelmiş.
“Oldukça” kelimesinin yanlış kullanımından yakınırdık, bu gidişle doğru kullanılan kelimeleri sayar hale düşeceğiz.
Ortega Gasset “Hiç bir şey kitle kültüründeki yozlaşma kadar çabuk bulaşmaz” diyordu.
Haklıymış.
Müzikteki, dildeki, kültürdeki yozlaşma, çürüme artık dayanılmayacak boyutlara geldi. Televole programlarının temsil ettiği düzeysizlik, bu halkın beynini lapalaştırıyor.

* * *
Jean-Jacques Rousseau hizmetçisiyle evlenmişti. Büyük yazar öldükten sonra bu hanım tutup bir kitap yazdı. Zamanın Paris entelektüelleri de “Üstadın karısına yazmayı öğrettiği ama ne yazık ki okumayı öğretmediği”ni konuştup bıyık altından güldüler.
Biz de bugün yazdığını ve konuştuğunu zanneden ama okumayı bilmeyen insanlarla karşı karşıyayız.
Kötü iyiyi kovuyor.

Sabah, 26 Kasım 2000

Eşanlamlılık ve Kullanış / Prof. Dr. Talat Tekin

Filed under: Uncategorized — Samurka @ 11:46 pm

I
Dilimizin yabancı asıllı kelimelerden tamamıyla temizlenmesini istiyenler “eşanlamlı” Arapça, Farsça kelimelerin bırakılmasını, hiç kullanılmamasını istiyorlar. Sayın İskender Ohri de bu görüşte olanlardan. Haziran ayında yayımlanan bir yazısında ["Dil Konusu", Milliyet Sanat Dergisi, 1 Haziran 1983, s. 62] şöyle diyor: “Hiçbir dilde, bizdeki gibi, aynı kavram için hem Türkçesi, hem de Arapça ve Farsçası olmak üzere, birkaç kelime yoktur, kullanılmamaktadır. Halk gök, yürek, gebe, eşek derken bir azınlık sema, kalp, hamile, merkep diyor. Oysa en ileri diller olan Fransızca ile İngilizcede bir tek kelime var. Herkes gebe, eşek der. Başkası, kibarcası yoktur.” Sayın Ohri ak ve kara varken beyaz, siyah diyenlere, yürek varken kalb kelimesini kullananlara da kızıyor ve şöyle söylüyor: “Bu bir dil zenginliği değildir. Dilimize çok zararı dokunmuş ve dokunmaktadır. Yabancı kelimeler Türkçe karşılıkların yerini almakta, bizimkiler kullanılmaz olmaktadır. Meselâ kara, ak kelimeleri gibi. Hep beyaz, siyah kullanılmaktadır. Halk yürek kelimesini kullanırken, ne hikmetse şairler, yazarlar ve doktorlar hep kalp kelimesini kullanıyorlar.”

Arapça isteyen Urban’a gitsin

Sayın Ohri’nin sözleri ilk bakışta doğru ve inandırıcı gibi görünüyor. Öyle ya, herhangi bir nesne veya kavram için Türkçe asıllı bir kelime varsa ne diye Arapça veya Farsça asıllısını kullanmalı? Burası Türkiye, dilimiz de Türkçe değil mi? Şairin dediği gibi “Arapça isteyen Urban’a gitsin, Acemce isteyen İran’a gitsin!” Ne var ki biraz düşününce ve verdiği örneklerden bazılarına bakınca sayın Ohri’nin görüşüne katılmak pek mümkün olmuyor. Sema kelimesini bir yana bırakıyorum; çünkü gök ve gökyüzü varken bu kelimeyi kullanmak isteyecek birinin çıkacağını sanmıyorum. Bu kelime şarkı güftelerinde ve eski şiirin etkisiyle “şiir” karalayanların dilinde kalmışa benziyor. Ancak gebe-hamile, eşek-merkep ikililerinin farklı bir durumu var. Türkçe gebe ve eşek kelimeleri yerine bazı durumlarda hamile ve merkep kelimelerinin kullanılması veya yeğlenmesi dilbiliminde euphemism denilen “kaba ve hoş karşılanmayacak bir kelime veya deyimden kaçınma” isteğinden ileri gelir ve hemen her dilde örnekleri vardır. Ayrıca, Arapça asıllı hamile ve merkep kelimeleri Türkçede anlam değişmesine uğramışlardır. Arapçada hâmile kelimesi “taşıyıcı” anlamına gelir, merkeb de “eşek” değil, “gemi, vapur” anlamınadır!

Kalbsiz ve yüreksiz

Türkçe yürek ile Arapça kalb’e gelince, sözlüklere bakılırsa bu iki kelime “eşanlamlı”dır. Ama gerçek böyle midir? İki kelimenin eşanlamlı sayılabilmesi için bunların her yerde birbiri yerine kullanılabilmeleri gerekir. Yürek ile kalb her yerde ve her durumda birbirinin yerini alabilir mi? Alamaz. Kalbsiz başka, yüreksiz başkadır. Herkesin bir kalb’i vardır ama yürekli olanların sayısı fazla değildir. Hiç kimse sakatatçıya gidip “Bana bir kalb ver!” demez. Buna karşılık, kalp hastası denir, yürek hastası denmez. “Filancanın kalbi var” yerine “yüreği var” diyemeyiz. Kalb’le ilgili deyimler pek boldur: kalb ağrısı “aşk acısı”, kalbini açmak “birine sırlarını söylemek”, kalbini çalmak “aşık etmek”, kalbine girmek “sevgisini kazanmak”, kalbine doğmak, kalbinden kopmak, kalb kırmak, kalb sektesi, açık kalb ameliyatı, vb. vb. Öte yandan yürek’le ilgili deyimlerimiz de az değildir: yüreği yanmak, yüreği yağ bağlamak, yürekler acısı, yürekten, vb. gibi. Bu “kullanış”tır. Sözlük anlamlan birbirine eşit olan bu iki kelime birbirlerine ve dile hiçbir zarar vermeden, zarar vermek ne kelime, dili zenginleştirerek yaşamakta ve kullanılmaktadır.

Beyaz peynir – ak peynir

Ak ile beyaz, kara ile siyah da böyledir. Beyaz peynir’e hiç kimse ak peynir demez. Öte yandan, herhangi bir soruşturmadan veya hesap vermeden alnımızın beyaz’ı ile değil, ak’ı ile çıkarız. Türkçe ak’ın pek çok mecazi anlamı olduğu halde, Arapça asıllı beyaz dilimizde daha çok gerçek veya sözlük anlamı ile kullanılır: beyaz peynir, beyaz zambak, beyaz şarap, beyaz ırk, beyaz perde, beyaz zehir, vb. vb. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ak Saray’da değil Beyaz Saray’da oturur. Beyaz kelimesi ile yapılmış başka deyimler de var: beyaz etmek veya beyaza çekmek “temize çekmek”, beyaz “bir yazının temiz kopyası”, vb. gibi.

Beyaz şarap – siyah şarap

Türkçe kara ile Farsça asıllı siyah’ın da kullanışları farklıdır. Kimileri beyaz, kimileri de siyah şarab’ı tercih eder. Renkli film’in karşıtı siyah-beyaz’dır. Kimyada ayrışmalar sonucu oluşan çökelti veya tozlar siyah kelimesi ile ifade edilir: asetilen siyahı, manganez siyahı, platin siyahı vb. gibi. Yanmış fildişinden elde edilen ince parçacıklara da fildişi siyahı denir. Görüldüğü gibi, siyah kelimesi dilimizde daha çok gerçek veya sözlük anlamında kullanılır. Türkçe kara kelimesinin ise pek çok mecazi anlamı vardır: kara gün, kara cahil, kara çalmak, kara haber, kara kuvvet, kara liste, kara yazı vb. vb. gibi. Bu kullanış farkı küçümsenemez. Ayrıca şunu da işaret edelim ki beyaz ve siyah kelimeleri dilimizde uzun zamandan beri kullanılmaktadır ve daha önemlisi bunlardan birçok yeni söz de türetilmiştir: beyazımsı, beyazımtrak, bembeyaz, siyahımsı, siyahımtrak, simsiyah… Bu kelimeler Arabistan’da veya İran’da değil, Türkiye’de, Türk halkınca yapılmış olup her gün kullanılıp durmaktadır.
Özetlemek gerekirse, yabancı asıllı karşılığı ile “eşanlamlı” sanılan birçok kelime gerçekte öyle değildir. Dilbilimcilerin dedikleri gibi, “Dilin canlı söz hazinesinde gerçekten eşanlamlı kelimeler yoktur”. Eşanlamlı oldukları sanılan kelimeler arasında daima ince bir anlam farkı vardır; bu yoksa bile “kullanış” farkı bulunur. Kullanış farkı da en az ince anlam farkı kadar önemlidir. [Somut, 8 Ağustos 1983]

II

Somut dergisinde yayımlanan “Eşanlamlılık ve Kullanış” başlıklı bir yazımda “Dilin canlı söz hazinesinde gerçekten eşanlamlı kelimeler yoktur. Eşanlamlı oldukları sanılan kelimeler arasında çoğu kez ince bir anlam farkı bulunur; böyle bir fark olmasa bile kullanış farkı vardır” demiş ve gebe-hamile, eşek-merkep, yürek-kalp, ak-beyaz ve kara-siyah gibi eşanlamlı kelime çiftlerini örnek göstererek bunların ayrı ayrı kullanılışları olduğuna işaret etmiştim. Aynı derginin 4 Kasım tarihli sayısında sayın Rüştü Ergun benim bu görüşüme karşı çıkıyor ve verdiğim örnekleri ele alarak Türkçeleri varken hamile, merkep, kalp, beyaz ve siyah kelimelerine ihtiyacımız olmadığını ileri sürüyor.
Önce söz konusu yazımın tepki uyandırmasına sevindiğimi belirtmek isterim. Dil konusu yüz yılı aşkın bir süredir tartışılıyor; daha uzun bir süre, hatta sürekli olarak tartışılacağa benzer. Böyle olması da gereklidir; çünkü tartışılan her konuda olduğu gibi dil konusunda da gerçeğe veya gerçeklere, ortak görüşlere ancak türlü fikirlerin ortaya atılması ve tartışılması ile varılabilir.
Söz konusu yazımda “Türkçe gebe ve eşek kelimeleri yerine, bazı durumlarda hamile ve merkep kelimelerinin kullanılması veya yeğlenmesi dilbiliminde euphemism denilen “kaba veya hoş karşılanmayacak bir kelime ve deyimden kaçınma” isteğinden ileri gelir ve hemen her dilde örnekleri vardır; ayrıca, Arapça asıllı hamile ve merkep kelimeleri Türkçede anlam değişmesine uğramışlardır; Arapçada hamile “taşıyıcı” anlamına gelir, merkep de “eşek” değil, “gemi, vapur” anlamınadır” demiştim. Sayın Ergun bu görüşüme şöyle karşı çıkıyor: “Anadili egemenliği isteyenlerin gözünde genel olarak, sözcüğün kaba ve hoş karşılanmayacak bir kelime olarak değerlendirilmesi yapılamaz. Öz Türkçe olan gebe sözcüğüne karşı hamile sözcüğünün uydurulması, anadili bilincimizin uyanmadığı, Türkçe’nin hor görüldüğü dönemlere rastlar. Arapçadan gebe için hamile, yük için hamule, yük taşıyıcısı için hammal.. der olmuşuz. Bir yanda bunlar uydurulurken, öte yanda Anadolu içindeki Türklerin gebe için yüklü, gebelik için yüklülük vb. demekte olduklarını görememişiz. Şimdi de hamile ve merkeb’in anlam değişmesinden söz ederek savunmasını yapıyoruz. Bu görüşe katılanların azlığı ortadadır. Artık Türk insanı gebe sözcüğünü kaba görmemektedir.”
Tekrar edeyim: Euphemism, yani toplumca ayıp, kaba sayılan veya açıkça söylenilmesi hoş karşılanmayan bir kelime veya deyim yerine daha yumuşak bir kelime veya deyimin kullanılması örneklerine her dilde rastlanan bir olgudur. Tabu diye bir şey vardır. Cinsiyet yani seks ile ilgili kelime ve deyimleri kullanmaktan genellikle her toplumda kaçınılır; bunlar yerine ya anadilden mecazlı kelime ve deyimler ya da yabancı asıllı kelimeler kullanılır. “Anadili egemenliğinden yanayız” diye, söz gelişi, erkeklik ve dişilik organlarının Türkçe adlarını topluluk içinde serbestçe söyleyebilir miyiz? Söyleyemeyiz tabii. Bunların yerine ya mecazlı olarak başka Türkçe kelimeler veya yabancı asıllı (Arapça, Latince) kelimeler kullanırız. İşte, hamile ve merkep kelimelerinin dilimize giriş sebebi de budur, euphemism’dir; yoksa, sayın Ergun’un iddia ettiği gibi “anadili bilincimizin uyanmamış olması” veya “Türkçenin hor görülmesi” değildir. Geçmişte, Osmanlı döneminde, İstanbul’lu aydın ve okumuşlar çevresinde, Türkçe gebe, gebelik, gebe olmak veya kalmak seksi hatırlattığı için eşek kelimesi da hakaret akamında kullanıldığı için bunları kullanmaktan kaçınılmış, bunlar yerine hamile ve merkep kullanılır olmuştur. Bugün eşek kelimesi, sayın Ergun’un belirttiği gibi, her yer ve durumda rahatça kullanılıyor. Ama gebe için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Hiç sanmıyorum. Sayın Ergun aynı görüşte olmayabilir ama yabancı bir erkeğin yeni tanıştığı evli bir genç kadına “Gebe misiniz?” veya “Kaç aylık gebesiniz?” diye sorması, bence hâlâ “biraz kaba” kaçar. Aynca, bugünlerde televizyonda reklamı yapılan prediktör’ü tanıtan genç hanımın “Hamile misiniz, değil misiniz?” diye sormakta olduğunu da hatırlatmak isterim.
Sayın Ergun Arapça merkep kelimesinin Türkçede anlam değişmesine uğramış olduğu yolundaki görüşüme de katılmıyor ve şöyle diyor: “Râkip binici, binen, binmiş anlamına geldiğine göre merkeb’in yalnız gemi, vapur anlamında olmaması gerekir”. Tekrar edeyim: Rükub’dan yer ismi olan merkep, Arapça’da yalnızca “gemi, vapur, kayık” anlamınadır; asla “eşek” veya “binilen hayvan” anlamına gelmez. Arapçada “binek hayvanı” anlamına olan kelime merkeb değil, rekub’dur. Sayın Ergun, iddiasına kanıt olarak, Ferit Devellioğlu’nun sözlüğünü gösteriyor. Yanılmasının sebebi de budur zaten; çünkü sayın Devellioğlu’nun sözlüğü Arapça-Türkçe değil, Osmanlıca-Türkçe bir sözlüktür ve orada merkep kelimesinin Osmanlıcadaki anlamları verilmiştir.
Söz konusu yazımda yürek ve kalb kelimelerinin, eşanlamlı olmakla beraber, dilimizde ayrı kullanılışları olduğunu belirtmiş ve “Kalb hastası denir, yürek hastası denmez” demiştim. Sayın Ergun “Orta öğretim ders betiklerinde kalb yerine yürek sözcüğü benimsenmiştir. Yüreğin boşluklarından, atar, toplar damarlarından hızlı-yavaş, düzenli-düzensiz atışlarından söz edildiğine göre yürek hastalığı neden denmesin?” diye soruyor. Görüldüğü gibi, sayın Ergun konuya dilbilimi veya bilim açısından değil, özleştirme veya Öztürkçecilik açısından bakıyor. Ben bugünkü kullanıştan söz ediyorum, o Öztürkçecilik uğruna klişeleşmiş deyimlerdeki yabancı kökenli kelimeleri de kaldırmak istiyor. Bilimsel yaklaşım dile, kullanışa tarafsızca yaklaşımdır, öz ve yabancı asıllı kelime ayırımı yapmayan yaklaşımdır. Bugün Türkçe’de kalb hastası, kalb hastalığı denir. Gelecekte yürek hastası, yürek hastalığı denir mi, denmez mi? Bunu kimse bilemez. Sayın Ergun Öztürkçecilik kaygısı ile, daha da ileri gidiyor ve “Değil yürek hastalığı, yürek sayrılığı bile denilecektir” diyor. Belli ki sayın Ergun aşırı Öztürkçeci; dilimizdeki bütün yabancı asıllı kelimelerin bir gün bırakılacağına, Türkçenin katıksız, saf bir dil durumuna geleceğine inanıyor. Mümkün mü bu? Hiç sanmıyorum. Kalb kelimesi de, hasta kelimesi de, daha birçok yabancı asıllı kelimeler de Türkçede kalacaktır. Çünkü bunlar dile girmiş, dilin öz malı olmuştur. Hasta ve sayrı kelimelerini ele alalım. Hasta kelimesini bilmeyen yoktur; sayrı ise unutulmuştur. Farsça asıllı hasta’yı bütün millete unutturmak, onun yerine sayrı’yı öğretip belletmek imkansız değilse bile çok güç bir iştir. Diyelim ki bu iş başarıldı, Türk halkı hasta’yı bırakıp sayrı’yı kullanır oldu. Bunun bize ve Türkçeye hiçbir yararı olmaz. Çünkü kelimeler bir “tanım” değil, bir “işaret”tir sadece. Onları etimolojilerini, kökenlerini düşünerek veya hatırlayarak anlıyor değiliz. Söylenildikleri anda ne oldukları anlaşılır. Kaldı ki Eski Anadolu Türkçesinde kullanılmış olan sayru “hasta” kelimesinin etimolojisi, yani kökü ve eki de belli değildir. Türkçede “hasta” anlamında önce iğ “hastalık” kelimesinden türemiş iğliğ kullanılmış, daha sonra Anadolu Oğuzcasında bu kelime yerini kökü ve eki belli olmayan sayru kelimesine bırakmıştır. En sonra da Farsça haste “yaralı” kelimesi Türkçe sayru’yu unutturmuş diye hayıflanmanın, kaygılanmanın gereği yoktur. Çünkü, az önce de belirttiğim gibi, kelimeler birer “tanım” değil, “işaret”tir sadece. Haydi, hasta’yı da Türkçeleştirdik diyelim: pasta’yı ne yapacağız, posta’yı ne eyleyeceğiz?
Bu arada sayın Ergun’un “kitap” yerine kullandığı betik kelimesine de değinmek yerinde olacak. Ataç’ın kullandığı bu kelimenin aslı Eski Türkçe bitig’dir. Bu da Eski Türkçe bitimek “yazmak” fiilinden türemiştir. Bu kelimenin sonundaki “g” sesi Anadolu Oğuzcasında, kurala uygun olarak düşmüş ve kelime biti şeklini almıştır. Anlamı da değişmiş, “mektup” olmuştur. Bu durumda, kelimeyi bugün “e” ve “k” ile betik diye kullanmak yanlıştır.
Gelelim beyaz ve siyah kelimelerine. Sayın Ergun ak ve kara kelimelerinin beyaz ve siyah’ın kullanıldıkları her yerde bunların yerini alabileceği kanısında. Vaktiyle Beyaz Zambaklar Memleketinde diye Türkçeye çevrilmiş olan eserin daha sonra Ak Zambaklar Ülkesinde diye çevrildiğine işaret ettikten sonra “Birisi çıkıp da White House’ı Ak Saray ya da Ak Ev diye çevirse, olmaz diyebilir miyiz?” diye soruyor. Ben Beyaz Saray, beyaz peynir, beyaz perde vb. gibi deyimlerin klişeleşmiş olduğunu vurgulamak istemiştim. Sayın Ergun’a göre pekala Ak Saray, ak peynir, ak perde, ak zambak diyebilirmişiz. Böyle denildiğini düşünelim. Bundan kazancımız ne olacak? Farsça asıllı saray, peynir ve perde ile Arapça asıllı zambak kelimesini de Türkçeleştirebilecek miyiz?
Özetlemek gerekirse, dilimize girmiş, Türkçenin öz malı olmuş yabancı asıllı kelimelerin sayısı sanıldığından çok daha fazladır. Sayın Ergun gibi aşırı Öztürkçecilerin Türkçe sanarak kullandıkları birçok kelime de aslında öyle değildir. Söz gelişi, sayın Ergun, ulus diyor, yasa diyor, amaç diyor, denli diyor. Bunlar “öz Türkçe” mi? Hayır. Ulus ve yasa Moğolca, amaç ise Farsça asıllıdır. “Kadar” yerine kullandığı denli’nin de sadece eki Türkçe, kökü ise Çincedir. Bunlar günün birinde millet, kanun, maksat ve kadar kelimelerini unuttursalar bile Türkçenin bundan hiçbir kazancı olmayacaktır. [Somut, 16 Aralık 1983]

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »

The Rubric Theme WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.