SBA Edebiyat 2010

Haziran 27, 2010

”BİR DEFA YÜKSELEN BAYRAK BİR DAHA İNMEZ” DİYEN, ÖMRÜNÜ AZERBAYCAN İÇİN MÜCADELE EDEREK HARCAMIŞ MEHMET EMİN RESULZADE KİMDİR?

Filed under: Azerbaycan,Mehmet Emin Resulzade — Samurka @ 10:40 pm

Azerbaycan’ın istiklâli uğrunda ömrünün sonuna kadar mücadele eden Mehmet Emin Resulzâde 1884 yılının 31 Ocak günü Bakü’nun Novhanı köyünde ruhanî ailesinde dünyaya gelmiştir. İlk tahsil ve terbiyesini babasının açmış olduğu dinî medresede almıştır. Sonraları o Bakü’deki matbaaların birinde mürettiplik yapmıştır. Çalıştığı matbaa Emin Bey için bir hayat mektebi olmuştur. Onun yazarlığa hevesi daha o sıralarda başlamıştır. 
1903’te Tiflis’te M.A. Şahtahtılı’nın çıkarttığı Şarkî Rus adlı günlük gazetede ilk yazılarını Bakü’den Mektup makalesini ve Muhammes adlı şiirini neşretmiştir.
1905 yılından sonra Bakü’de Ali Bey Hüseyinzâde ve Ahmet Bey Ağaoğlu’nun çıkarttığı Hayat Füyüzât İrşat Terakki dergi ve gazetelerine makaleler yazarak yazarlık çalışmalarına başlamıştır. Emin Bey 1905-1907 yıllarında köktenci sol cereyanı temsil eden Himmet Tekâmül Yoldaş dergilerinin tanınmış yazarları ile birlikte çalışmış ve bir müddet Tekâmül dergisinin yazı işleri müdürü olmuştur. Bu yıllarda Resulzâde köktenci sol sosyalist İlya Cukaşvili Stalin Orcenikidze Kalinin Vışinski gibi sosyal demokrat hareketin temsilcileriyle birlikte faaliyet göstermiştir. 
1904 yılının sonlarında Rus sosyal demokratik partisinin nezdinde Himmet Partisi kurulur. Bu partinin vazifesi Azerbaycanlıların arasında propaganda yapmaktı.


Resulzâde yazdığı içtimai-siyasî makalelerinde istiklal milliyet insan hakları kültür kavramlarını halka tanıtmaya ve benimsetmeye çalışıyordu. Hürriyet mücahidi “insanlara hürriyet milletlere istiklal” verilmesi için gayret sarfediyordu. Onun isteği milletlerin özgür yaşamasıydı.

Resulzâde aynı zamanda edebiyata ve şiire de büyük merak gösteriyordu. Onun bazı şiirleri ile beraber Karanlıkta Işıklar ve Nâgehân Belâ adlı dramları da vardır. Hatta Karanlıkta Işıklar ilk kez 1908’de Bakü’de sahneye konulmuştur. 

Emin Bey 1908-1910 yıllarında Himmetçi olarak İran inkılâbı hareketine iştirak eder. 1908’de Bakü Sosyal Demokrat Komitesi tarafından Gilan inkılabı nezaret için Reşt şehrine gelmiş ve aynı yıl mücahidlerle birlikte Tahran’a giderek Meşrute hareketine katılmıştır. Tahran’da az zamanda Meşrute liderlerinin dikkatini çeker ve Demokrat Partisi’nin kurulmasına ve programının yazılmasına katılır. Hatta bu partinin organı olan İran-ı Nev gazetesinin yazı işleri müdürlüğüne seçilir. Şunu da kaydetmek gerekir ki İran’da ilk defa Avrupa tarzında gazete çıkartan Resulzâde’dir. 

Demokrat Fırkası’nın meclisteki temsilcisi Seyyid Hasan Tağızâde Resülzâ’nin ölümü münasebetiyle Sonen dergisinde şöyle yazmıştır:

“İran inkılâbının öncesinde Bakü İranlı hürriyetseverlerle birleşti ve İran’ın istibdatı devrinde (1908) Reşt’e gitti. Tahran’ın alınmasından sonra aynı yılın ortalarında Tahran’a geldi ve onun yazarlık yeteneği ortaya çıktı. Meşhur İran-ı Nev gazetesinin yazı işleri müdürü oldu. Bu gazete Meşrutiyetin ikinci devrinde ve meclisin ikinci döneminde en meşhur gazete idi. Yeni gazetecilik üslûbunu Avrupa tarzını İran’a getirdi. O Demokrat Fırkası’nın organıydı ve aynı parti Rusya’nın saldırısına karşı şiddetli mücadele ettiği için Rus elçisi onun sürgün edilmesini talep etti. Mehemmed Veli Han onun İran’dan çıkarılmasını emretti.”

Resulzade’nin makalelerine göz attığımızda görüyoruz ki o istibdatı ve eski usul idareyi eleştiri ateşine tutmaktan çekinmemiştir. Hatta bu düzenin dağılması yıkılması için mücadele eder. Çar hükümeti tarafından yakalanmak tehlikesi karşısında kalan Resulzâde İstanbul’a gelir. Bir müddet dava arkadaşı Tağızâde’nin yanında kalır. 1913 yılında Rusya’da ilan edilen genel aftan sonra Bakü’ye döner. Orada siyasî mücadelesine yeniden başlar. Hatta bir defa Çar hükümeti tarafından yakalanarak mahkemeye çıkarılır. Fakat 1917 devriminden sonra serbest bırakılır.

1915’te Açıkgöz gazetesini neşretmeye başlayan Emin Bey Azerbaycan’ın artık tanınmış nüfuzlu siyasetçisi idi. Gazete 1917’ye kadar yayınına devam etmiştir. 

1917 devriminden sonra Bakü’de toplanan Müsavat Fırkası’nın kurultayında Resulzâde fırkanın başkanı seçilir. 

Resulzâde 1917 Mayısında Moskova’da toplanan Rusya Müslümanları Şûrâ’sında Azerbaycan temsilcisi olarak bulunur. O kurultayda söz alarak Rusya’nın millî-mahallî muhtariyetler esasında kurulan cumhuriyetler birliği şeklinde idare edilmesini savunur. Resulzâde’nin bu teklifi kurultay tarafından kabul edilmiştir. 

Bu yıllarda Azerbaycan Gürcistan Ermenistan milletvekilleri tarafından Mavera-yı Kafkas Seymi kurulur. 1918 yılı Mayısının 24-25’inde Gürcüler ve Ermeniler bu birlikten ayrılıp istiklâllerini ilan ederler. Bunun üzerine Azerbaycan milletvekilleri de Azerbaycan Millî Şûrâsı adı altında toplanarak Resulzâde’yi Azerbaycan Millî Şûrâsı’nın başkanı seçmiştir (28 Mayıs 1918). 

Resulzâde’nin başkanlığında Fethali Han Hoylu Başkan seçilerek kabineyi kurar. Bu dönemde Bakü Rus ordularının ve Ermeni çetelerinin baskınlarına maruz kaldığı için Azerbaycan’ın başkenti geçici olarak Gence’ye taşınır. Bakü’yü düşmanlardan temizlemek için Osmanlı ordusu Nuri Paşa’nın kumandasında İslam Ordusu namıyla Bakü’ye girer. Bakü 15 Eylül 1918’de Türk ordusu ve Azerbaycan’ın gönüllü birlikleri tarafından üç ay süren bir savaştan sonra kurtarılır. Azerbaycan’ın başkenti tekrar Bakü’ye taşınır. 

Bağımsız Azerbaycan Hükümeti millî ve sosyal demokrat bir cumhuriyetti. Hükümetin anayasasında vatandaşlar eşit haklara sahipti. Müsavat Fırkası İstiklal adında bir de gazete yayımlıyordu. Onun ilkeleri Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak idi. Azerbaycan Hükümeti ana dilini devletin resmi dili olarak kabul etmişti. İlk defa olarak Bakü’de bir üniversite kuruldu. Kısa süre içinde bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti çok olumlu işler yapmıştı. 

Ne yazık ki 27 Nisan 1920’de II. Kızılordu Bakü’yü ediyor ve Azerbaycan Hükümeti’nin ileri gelenlerini yakalayıp hapse atıyordu. Hapsedilmeden önce Şamahı’nın Lahız köyünde saklanan Reasulzade orada yazdığı Asrımızın Siyavuşu adlı eserinde bu hadiseleri şöye anlatmaktadır:

“Bakü’nün bütün serveti yağmalandı dükkânlar adeta talan edildi. Evler sahiplerinden alınarak miras gibi bölüştürüldü. Köylüye toprak kâğıt üzerinde verildiyse de ziraatın mahsulü mültezimler tarafından çalındı. Senelerden beri depo edilen petrol Rusya’ya akıtıldı. Kumaş şeker çay ne varsa trenlere vagonlara yüklenip Moskova’ya taşındı. Halkın hakiki serveti malı gasp olunarak para yerine geçersiz kâğıtlar her tarafı kapladı. Ekmek isteyen aç halka top ve tüfekle cevap verdiler.”

Mehmet Emin Resulzâde Lahıç’ta saklandıktan sonra Bolşevikler tarafından yakalanıp muhakeme için Bakü’ye getirildi. Ancak Resulzâde Stalin’in eski arkadaşı olduğu için Stalin tarafından hapisten çıkartıldı. Stalin Resulzâde’yi ve Abbaskulu Kâzımzâde’yi kendisi ile beraber Moskova’ya götürdü. 

Resulzâde Moskova’da Şarkiyat Enstitüsü’nde öğretmenlik yapar. O iki yıl göz hapsinde tutulduktan sonra dostu Abbaskulu Kâzımzâde ile beraber bilimsel araştırmalar dolayısıyla Leningrad’a gider. Oradan Müsavatçıların bilhassa Tatarların yardımıyla kayıkla Finlandiya’ya kaçar. Oradan Almanya’ya Almanya’dan da Türkiye’ye gelir. 

Mehmet Emin Resulzâde Türkiye’de bulunduğu sürede yazarlık faaliyetine başlar ve çeşitli konularda eserler yazar. Bunlardan bazıları şunlardır: Azerbaycan Teşekkülünde Müsavat Azerbaycan Cumhuriyeti (Keyfiyet-i Teşekkülü ve Şimdiki Vaziyeti) Asrımızın Siyavuşu İstiklal Mefküresi ve Gençlik Rusya’da Siyasî Vaziyet Kafkas Türkleri Çağdaş Azerbaycan Edebiyatı Azerbaycan Kültür Gelenekleri Çağdaş Azerbaycan Tarihi Azerbaycan Şairi Nizamî.

Mehmet Emin Resulzâde İstanbul’da Yeni Kafkasya dergisini çıkarır ve bu dergiyi 1927 yılına kadar 100 sayı yayımlar. O dergide bazı makaleleri ile Stalin’e Açık Mektup makalesini neşreder. Orada Stalin’in siyasetini ve memurların halka olan davranışlarını eleştirir. Resulzâde bu dergide Rusya’daki Müslüman Türklerin meselelerini söz konusu eder. Onlara yapılan muameleyi tüm dünyaya anlatır. 

Resulzâde 1922 yılında Sovyet Rusya’nın baskısıyla Türkiye’den ayrılmak zorunda kalır. Önce Polonya’ya sonra Almanya’ya gider. Ve Rusya mahkumu milletlerin kurduğu Promete adlı cemiyetin dergisinde 1928-1939 yılları arasında devamlı olarak makaleler yayımlar. 1927-1934 yıllarında Berlin’de çıkan İstiklal gazetesinde daha sonra Kurtuluş’ta 1935-1939 yılları arasında yazılar neşrettirir. Bu yıllarda Avrupa’da çıkan Müsavat gazetesinde de bazı makaleleri çıkar.

Resulzâde 1922’de İstanbul’da Azerbaycan Millî Merkezi’nin başkanı olmuş ve 1949 yılında bu merkezin teşebbüsüyle Ankara’da kurulan Azerbaycan Kültür Derneği’nin fahri başkanı seçilmiştir. 1954 yılında bu dernek tarafından yayımlanan Azerbaycan Dergisi yayınını günümüzde de sürdürmektedir.

Resulzâde’nin meslek arkadaşı merhum Tağızâde Azerbaycan’ın bağımsızlığı uğrunda ömrünün sonuna kadar mücadele eden Resulzâde hakkında şöyle yazıyor:

“Resûlzâde adlı sanlı harikülâde adamlardan biriydi. Bütün ömrümde mübalağasız doğuda onun gibi adam görmedim. Zamanımızda hiç bir ülkede eşi bulunmayan belki de bütün dünyada çok az bulunan Mehmet Emin Resulzâde terbiyeli kuvvetli sağlam mantık sahibi temiz kalpli sadakatli doğru söyleyen metanetli tam anlamıyla saf düşünce ve meramına inanan fedâkâr mücahit nefsine sahip bir şahıstı.”

Azerbaycan’ın istiklâli uğrunda yorulmadan çarpışan her türlü eziyete meşakkata katlanan Resulzâde 5 Mart 1955 günü Ankara’da vefat etmiştir.

Resulzâde’nin Asrımızın Siyavuşu adlı eserinin yazılmasının tarihî sebepleri vardır. Azerbaycan’da Sovyet hakimiyeti kurulduğu zaman Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yetkilileri takip ediliyorlardı. Onlardan biri de partinin lideri Resulzâde’ydi. O bu sefer de Şamahı kazasının Lahıç köyünde saklanmak zorunda kalmıştı. Saklandığı evde küçük bir kütüphane vardı. Bu kütüphanedeki kitaplardan Firdevsi’nin Şehnâme’si dikkatini çeker. Kitabı tekrar tekrar okur ve başına gelen olayları Şehname’nin şahsiyetleriyle ilişkilendirerek Asrımızın Siyavuşu’nu yazar. Eser okununca görülür ki Asrımızın Siyavuşu Resulzâde’nin kendisidir.

O eseri hakkında şunları yazar:

“Asrımızın Siyavuşu belirli bir amaçla vatanımızın milletimizin umumî fikrimiz ve inanışımızın düşmanlarına karşı özel bir düşmanlık hissi yaratmak amacıyla önceden düşünülmüş bir eser değildir.”

Bu eser Azerbaycan Bilimler Akademisi’nin Haberler dergisinde 1990 Mayısında Elşen Ebülhesenli tarfından da yayımlanmıştır.

Resulzâde’nin Azerbaycan Cumhuriyeti Keyfiyyet-i Teşekkülü ve Şimdiki Vaziyeti adlı eseri de Türkiye’de ikinci defa neşredilmiştir. Eserinde Azerbaycan’ın yakın tarihi bağımsız cumhuriyetin az zamanda gördüğü işleri ülkenin başına gelen felaketleri okuyuculara büyük maharetle ulaştırabilmiştir. 

Mehmet Emin Resulzâde’nin Çağdaş Azerbaycan Edebiyatı adlı eseri Azerbaycan Kültür Gelenekleri eserinin devamı olarak yazılmıştır. Bu kitapta Resulzâde demokratik cumhuriyet yıllarında ve Sovyet hakimiyeti yıllarında (1930’lu yılların ikinci yarısına kadar) Azerbaycan edebiyatının gelişmesini içtimâî-siyasî olgular bakımından izler. 

Resulzâde’nin söylediği şu söz onun bir sembol olmasını sağlamıştır:

“Bir defa yükselen bayrak bir daha inmez.”

Reklamlar

Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal Bey

Filed under: Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal Bey — Samurka @ 10:29 pm

İstanbul’unda, işgal güçlerin, Ermeni azınlığın ve bir kısım bürokrasinin işbirliği ile 1. Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni tehcirleri esnasında yaşananlar için bir sorumlu (veya “günah keçisi”) arayışına girdikleri bir dönemde yargılanarak idam edilmiş bir mülki amirdir. T.B.M.M.’nin 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla ilk ‘Milli Şehit‘ ilan edilmiş, ve zaman içinde, zor şartlarda görev yapan yerel mülki amirin sembolü ve kahramanı haline gelmiştir.
Birinci Dünya Savaşı’nda Boğazlıyan ‘da kaymakam olarak bulunan Kemal Bey Mütareke olunca Ermenilere zulüm yaptığı iddiası ve işgalci İngiliz-Fransız makamlarının baskısı ile 19 Nisan 1919’da haksız yere idam edilmişti. Ermeni azgınlığına ve komitacılığına kurban edilen Kemal Beyin aziz hatırası aradan ¤¤¤¤en yıl geçtikten sonra bugün dahi yüreklerimizi sızlatmaktadır. Talat Paşa ile Cemal Paşa ve arkadaşlarının daha sonra 50’ye yakın diplomatımızın kanını döken kirli eller her yılın 24 Nisanını intikam günü ilan ederken biz de Ermeni zulmünün pençesinde kahrolan Kemal Beyin ve diğer şehitlerimizin hatırasını yurdun dört bir yanında yapılacak toplantılarla anmalıyız.
Sirkeci Gümrük Müdürlüğünden emekli Arif Bey Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu bulunan oğlu Kemal Bey’e her günkü gibi yemek götürüyordu. Kadıköyü’ndeki evinden çıkmış Beyazıt Meydanı’na varmıştı. Vakit akşam üzeriydi.
Birden meydana toplanmış büyük bir kalabalık gördü. Ne var ne oluyor diye merak etti. Kalabalığın arasına sokuldu. Tiplerinden konuşmalarından meydanı dolduranlardan çoğunun Ermeni olduğu anlaşılıyordu. İçlerinden birine sordu:
Bu kalabalık nedir bir şey mi var?
Bir adam asıldı ona bakıyoruz’
Bu cevabı duyan Arif Bey birdenbire irkildi ve kalabalığı yararak önüne çıkanları ite kaka sehpaya doğru yaklaştı.
Sehpada sallanan oğlu Kemal Bey’in cesediydi.


Bir feryat kopararak yığıldı.

İdamda hazır bulunmak üzere Beyazıt’a gelmiş olan Merkez Kumandanı Osman Şakir Paşa o tarafa doğru koştu. Arif Bey’in perişan halini görünce sordu:

Kimsiniz?

Yaşlı adamın ağzından bir inilti çıktı:

Babasıyım…

Osman Şakir Paşa birden kıpkırmızı kesildi titremeye başladı:

Emriniz?

Evladımı bana veriniz!

“FERTLER ÖLÜR MİLLET YAŞAR”

“Kabir taşım hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşlerim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: Millet ve memleket uğrunda şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna fatiha!”


Kemal Bey’in vasiyeti)

Derhal emir verildi. Kemal Bey’in cesedi sehpadan indirildi. Bahtsız baba hıçkırıklar içinde sarsılarak oğlunun henüz tamamıyla soğumamış cesedine kapandı.

Tesalya’nın Yenişehir eşrafından Arif Bey. evladının cesedini Kadıköy’üne teyzesi îsmet Hanımın evine nakletti.

Ertesi gün bütün İstanbul ayaklanmıştı. Özellikle yüksek tahsil gençleri cenaze evinin önünü doldurmuştu. Üzerinde “Türklerin büyük şehidi Kemal Bey” yazılı bir çelenk getirmişlerdi.

Cenaze merasimi terör ve baskıya rağmen çok anlamlı oldu. Kadıköy İtfaiye Karakolu önündeki bir takım asker cenaze geçerken kendiliğinden selam durdu. Her adımda kalabalıklaşan cenaze alayının geçtiği sokaklardaki evlerden kadınlar hıçkırarak gözyaşları ile mateme iştirak ettiler. Tabut gençlerin elleri üzerinde muhteşem bir kalabalıkla Kuşdili’ne Mahmud Baba Türbesi’ne götürüldü. Kemal Bey’in oğlu Adnan orada gömülüydü. Artık baba oğul yan yana yatacaklardı.

Cenazenin başucunda konuşanlar genç milliyetçi öğrencilerdi. Bir Tıbbiyeli gencin feryadını arkadaşları gözyaşları içinde dinlediler:

Kemal! Sen şu anda toprağa verdiğimiz bir çiçeksin. Orada büyüyecek dalların o kadar dikenli olacak ki seni bu akıbete layık görenlerin hepsini param parça edecektir. İntikamın behemehal alınacaktır.

İDDİA

Facia 1919 yılının Şubat ayında başlamıştı.

Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili olan Kemal Bey Ermeni tehcirinde ölümlere sebebiyet verdiği iddiası ve idam isteği ile yargılanacaktı.

Kemal Bey aynı iddia ile daha önce Yozgat İstinaf Mahkemesinde yargılanmış ve beraat etmişti. Şimdi bu mahkemenin verdiği karar dikkate alınmıyor yeniden divanıharp önüne çıkarılıyordu.

Devir öyle bir devirdi ki Kemal Bey’i savunacak bir avukat bile bulmak zordu. Fakat Sadeddin Ferid Bey adında cesaret sahibi bir dava vekili gönüllü olarak Kemal Bey’in müdafaasını üzerine aldı.

Yozgat’ta beraat ettiğini ileri süren Kemal Bey’in yeniden yargılanmasına karar veren Divanıharp başkanlığını Hayret Paşa yapıyordu.

Divanıharp savcısı Sami Bey görüşünü kısaca anlattı:

“Yüksek mahkeme heyeti devletin ve milletin temiz alnına sürülmüş olan lekeyi ancak bir şekilde temizleyebilirdi: Herkesçe bilinen facialara ve mezalime sebep olanlar hakkında kanunî gereklerin yapılmasıyla. 

Yüzyıllardan beri Osmanlı saltanatında refah ve saadet içinde yaşayan gayrı müslim unsurların sebep oldukları olaylar idari hatalardan çok dış tesirlerden doğmuştu. Dosyalardan ve yabancı basından aldığı bilgilere göre Ermeniler çok iyi hazırlanmış teşkilatlarıyla Osmanlı vilayetlerinin en önemli ve sınır bakımından en tehlikeli bölgelerinde birtakım mühim hareketlerde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Savaş Hükümeti 1331 senesi Mayısında tehcire başvurmuş ve yanlış bir düşünceyle bu işi çocuklara ve kadınlara kadar yaygınlaştırmıştı. İşte bu tedbirsizlik sebebiyle bazı kimseler şahsî çıkarlarını düşünerek bilinen faciaları meydana getirmişlerdi”.

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey de savcıya göre bunlardan biriydi ve en şiddetli cezaya çarptırılması lazımdı.

ŞAHİTLER

Ondan sonra nereden çıktıkları bilinmeyen bir sürü şahit Kemal Bey’in yaptıklarını bir bir sayıp dökmeye başlamışlardı. Şahitlerin çoğu komitacıydı. Başka komitacılar da İstanbul’da buldukları küçük Ermeni çocuklarını dahi mahkemeye getiriyor şahit olarak dinletiyorlardı. Mahkeme heyeti bunların hepsini sabırla ve dikkatle dinliyordu.

Azgın bir iftira kasırgasının orta yerinde yapayalnız kalmış olan Kemal Bey kendisini uzun uzun savunmaya bile lüzum görmüyordu:

Hepsi yalandır diyordu hepsi uydurmadır. Reis Paşa ben ne bunların dedikleri Keller (şimdiki Yenipazar) köyüne gittim ne de oradan geçtim. Burada vuku bulduğunu söyledikleri cinayetlerden de haberim yok. Hele parmaktan çıkmayan yüzüğü almak için kol kesmek?.. Rica ederim bu vahşeti kim yapar? Bu derece kötü işi yapacak bir insan tasavvur edemiyorum. Esasen hiçbirini ispat edemezler. Çünkü hepsi iftiradan ibarettir. Benim haberim olmadan bir şey olmuşsa bilmem. Fakat bana bu ana kadar bu konuda hiçbir şikayetçi gelmemiştir. İlk defa burada mahkeme huzurunda bu şikayetlerle karşılaşıyorum.

Kemal Bey’in yanıldığı bir nokta vardı. Parmaktan çıkmayan yüzüğü almak için kol kesecek kadar kimsenin alçalacağını zannetmiyordu. Van’ın Zeve köyünden Kıymet Başıbüyük’ün çok sonraları tarihin kanlı vesikaları arasına girecek şu ifadesini elbette ki bilmiyordu:

“Ermeni komitacıları hamile kadınların karnını süngü ile yırtıp çıkardıkları çocukları yine süngülerinin başında oynatıyorlardı. Kadın ve kızların kollarındaki altın bilezikleri almak için çok kolay bir usul bulmuşlardı. Hemen kasaturayı alıp kolu tamamen kesiyorlar ondan sonra da bilezik veya yüzük gibi ziynet eşyalarını alıyorlardı”.

Ne garip ve acı bir tecellî idi ki bu vahşeti yapan Ermeni komitacılarının yerine masum bir Türk idarecisi aynı suçla suçlanarak yargılanıyor ve Ermeni komitacıları da bu zavallının mutlaka asılması hem de yine bir Türk mahkemesi tarafından verilecek kararla asılması için tanık mevkiine oturuyorlardı.

Ve Divanıharp savcısı soruyordu:

Demek ki sizin oradan geçen muhacir kafileleri bir taarruza uğramamışlardır.

Yoktur böyle bir şey… Hayır katiyen haberim yok!..

Ermeni şikayetçilerden biri hemen atılıyordu:

Nasıl olur efendim? Keller köyünde yüzlerce ceset bulunmuştur. Bu sefer Reis soruyordu:

Bakın ne diyor? Bu kadar büyük vukuat olsun da mutasarrıfın kaymakamın haberi olmasın olur mu?

Yoktur Paşam… Bunların var demesiyle yok olan bir şey var olmaz.

Bu sırada mahkeme salonunu doldurmuş olan ve çoğunu Ermeni komitacılarının teşkil ettiği kalabalık kahkahalarla gülmeye başlıyordu.

MÜDAFAA

Nihayet dava vekili Sadeddin Ferid Bey’in müdafaasından sonra söz Kemal Bey’e veriliyordu:

Düne kadar bir hakimler heyeti halinde olan sizler şu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz.

Ermeniler tarafından öldürülen dindaşlarımın ve soydaşlarımın matemi Müslümanların yüreklerini sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkı tahrik etmekten geri kalmadığı malumdur. Ermeniler ise Rus ordularının kah önüne geçerek kah arkasında kalarak ekseriya memleketin asker kuvvetinden mahrum kalmasına güvenerek facialar meydana getirmekten çekinmiyorlardı. İddia edildiği gibi Yozgat vilayeti dahilinden sevk edilen bazı Ermeni muhacir kafilelerine Ermenilerin Müslümanlara reva gördükleri fecaate şahit olmuş bazı asker kaçaklarının tecavüzü ihtimal dahilindedir.

Ancak savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla iddia makamının da isteği üzere kurbanlar verilmesi bir siyaset icabı sayılıyorsa bu kurban ben olamam. Siz kurban seçmekle değil ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdanî görevi taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa herhalde bütün bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir.”

Bu müdafaaya karşı Reis:

Kemal Bey diyordu emin olun mahkeme hükmünü hiçbir haricî hisse kapılmaksızın sırf vicdani kanaatine dayanarak verecektir.

Halbuki Kemal Bey’in mutlaka asılması için Fransız ve İngiliz işgal kumandanlarının Ermeni komitacılarının ve Ermeni Patriği Zaven’in ağır baskısı devam etmekteydi.

Bunun üzerine Divanıharp Reisi Hayret Paşa Sadrazam Ferid Paşa ile yaptığı şiddetli bir münakaşadan sonra istifasını veriyordu.

Yerine de “Nemrut” lakabı ile tanınmış Kürt Mustafa Paşa tayin olunuyordu.

KARAR

Mahkeme artık mahkeme olmaktan çıkıyor önceden verilen bir emrin yerine getirilmesine memur bir heyet halini alıyordu.

Kemal Bey Nemrut Mustafa Paşa’ya da:

Ben emir aldım diyordu bir memur aldığı emre itaatle mükelleftir. Ben sürgün olarak kasabadan çıkarılanlara en insanî harekette bulundum. Nitekim şimdi de hiçbir vicdan azabı duymuyorum.

Nemrut Mustafa oturduğu yerden doğrularak Kemal Bey’e bağırıyordu:

Kış kıyamette bu kadar insanı çoluk çocuğu ile dağlara yaylalara sürerken Allah’tan hiç korkmadın mı? Bir gün senden bunların sorulacağını düşünmedin mi? Hem üstelik jandarmalara onları süngülemesini de emretmişsin ne dersin?

Hayır bunu asla kabul etmem. Ben kimsenin ölümü için emir vermiş bir adam değilim.

On binlerce zavallıyı kadın çocuk demeden bu Allah ‘ın kışında soğukta dağ başlarında yürütmek sanki süngülemekten daha mı iyidir? Üstelik sen bir idare amirisin bunları senin himayene vermişlerdir.

Sonra sesini daha da yükselterek soruyordu:

Memleketimiz dahilinde yaşayan vatandaşların birini diğeri üzerine sevk ederek can ve mal tecavüzüne teşvik etmenin cezası nedir bilir misin?

İdamdır Paşam…

Kendi hükmünü kendi ağzınla verdin Kemal Bey biz de senin için bu karara varmıştık.

Jandarma Kumandanı Binbaşı Tevfik Beye de 15 yıl hapis cezası verilmişti.

İNFAZ

Gerçekten idam kararı önceden hazırlanmıştı bile. Mahkeme sona erer ermez hazır olan karar tasdik edilmek üzere Saraya gönderildi. Ancak Padişahın bu hususta tereddüt göstermesinden kuşkulananlar vardı. Bunlar Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey Adliye Müsteşarı ve İngiliz Muhibleri Cemiyetinin Reisi Said Molla idi.

Bu iki adam; Damad Ferid Paşa’yı alelacele saraya gönderdiler.

Sultan Vahideddin kararın tasdiki için Şeyhülislamdan fetva istedi. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi “Kemal Bey hakkında istenilen fetva değildir. ‘Kazaya’ aittir benim ise kazaya yetkim yoktur” mütalaasında bulunarak fetva vermekten kaçındı. Padişah ısrar edince umumî mahiyette “Bir Müslümanın Müslüman olmayan birini öldürmesi halinde idama cevaz verildiği ancak bu hükmün verilmesi için öldürülenin yaralayıcı bir aletle yaralanması ve ölmesinin bunun üzerine mirasçılarının “kısas” istemelerinin şart olduğu”nu bildirdi. Fakat Padişahı tatmin için bir not eklemeyi de ihmal etmedi. Bu notta Divanı Harbi Örfî tarafından ölüme mahkum edilen Kemal Beyin muhakemesi hak ve adalete uygun yapılmış olduğu takdirde idam hükmünün muvafık bulunduğu açıklanıyordu.

Bu fetva Sarayı tatmin etti. İrade hazırlandı imzalandı. İdam için gerekli tedbirler alındı hazırlıklar yapıldı. Sehpa kuruldu.

Kemal Beyin olup bitenden haberi yoktu. Bekir Ağa Bölüğü’nde tutuklu arkadaşlarıyla oturmuş konuşuyordu. Birden dışarı çağırdılar ve hemen yakalayıp Beyazıt Meydanı’na çıkardılar.

Ermeni komitacıları mahkemeyi ve infaz için harcanan gayretleri adım adım takip ediyorlardı. İstanbul’un çeşitli semtlerinden pek çok serseri Ermeni’yi meydana toplamışlardı.

İstanbul’un Müslüman halkı da için için kaynıyordu. Günlerden beri bu dava ile meşgul olanların kulaklarında acı haber bir anda dolaştı:

Kemal Bey’e idam vermişler. Bu akşam asacaklarmış Beyazıt’ta.

Halk akın akın Beyazıt’a koşuyordu. Teşkilat-ı Mahsusa’nın o zamanki mensupları da Beyazıt’ta bulunuyorlardı.

Herkes birbirine soruyordu:

Niçin böyle karanlığa bıraktılar?

İşlerine öyle geliyor da onun için!

Meydanda olduğu kadar yollarda ve meydana bakan damlarda da mahşerî bir kalabalık vardı. İdam sehpası o zaman Harbiye Nezaretinin girişi olan daha sonraları uzun yıllar rektörlük makamı olarak kullanılacak küçük binanın önüne kurulmuş etrafı jandarma ve polis kordonu altına alınmıştı. İngiliz ve Fransız askerî birlikleri de binanın önünde duruyorlardı.

Güneş yavaş yavaş batıyor pembe bir renk Süleymaniye tarafını kaplıyordu. 

Dalgalanan kalabalık bir anda sustu.

Bir zafer takı gibi süslü Harbiye Nezareti kapısından çıkan bir müfreze süngülü askerin ortasında Kemal Bey geliyordu.

Yüzü solgun bir renk almıştı. 35 yaşlarındaydı. İdam mahkumlarına mahsus beyaz gömleği giymiş ağır ağır yürüyordu. Metindi. Mukadderata teslim olmuş gibiydi.

SON SÖZ

Son sözü soruldu. O zaman Kemal Bey halka hitap etti:

Sevgili vatandaşlarım! Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki ben masumum son sözüm bugün de budur yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun böyle adalet’

Heyecandan boğulan çaresiz halk bir ağızdan cevap veriyordu:

Kahrolsun böyle adalet!

Benim sevgili kardeşlerim asîl Türk milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet elbette onlara bakacaktır. Allah vatan ve milletimize zeval vermesin Amin!

Halk hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Meydan tam bir matem havasına bürünmüştü.

Manzarayı küçük köşkün pencerelerinden seyreden Said Molla’nın cellatlara emri Kemal Beyin sözlerin bastırıyordu:

Söyletmeyin bu alçak herifi! Hemen asın bu köpeği! Ne duruyorsunuz it oğlu itler!..

Kemal Bey bu mazlum Türk evladı iskemlenin üzerinden kendini boşluğa bırakmadan birkaç kelime daha söylemek imkanı buluyordu:

Borcum var servetim yok! Üç çocuğumu millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın millet!

Kemal Bey’in cesedini beyaz bir kağıt gibi sehpada sallanırken gören Ermeni komitacıları sevinç çığlıkları atarak alkışlamaya başlamışlardı. Azgınlıkları son hadde varmıştı.

Fakat süngü takmış jandarmaların üstlerine yürüdüğünü görünce seslerini kesip dağılmaya başladılar.

Artık yapacakları bir şey kalmamıştı zaten.

Yapacaklarını yapmışlardı.

0 gece köşe başlarını İngiliz ve Fransız askerlerinin makineli tüfeklerle tuttuğu İstanbul’un üzerine inen karanlık perde Türklük namına utanç verici felaket dolu bir güne son veriyordu. Tarih 10 Nisan 1919’du.

Boğazlıyan’da bir mahalleye yıllar sonra “Kaymakam Kemal Bey Mahallesi” adı verildi. Aynı kasabada 1972’de Kemal Bey’in adını taşıyan bir ilkokul açıldı. Başöğretmenin odasında millî şehidin resmi asılıdır.

Kemal Bey’in kabri Mülkiyeliler Birliği tarafından yaptırıldı. Adına “Anıt-Mezar” denildi. 15 Aralık 1973 günü mezar sade bir törenle açıldı.

Kemal Bey ile ilgili bilgiler Orkun Dergisi Nisan 1999’dan alınmıştır.

Haziran 24, 2010

BİLİMDE BİR TÜRK: BİRUNİ

11. yüzyıla damgasını vurmuş büyük Türk bilgini olan Biruni Batı Harezm’in başkenti Kas’ da 973 yılında doğmuş ve 1051 yılında Gazne’ de ölmüştür. Biruni’ nin eserlerindeki yüksek fen bilgileri kendisinden 800 yıl sonra gelen fen bilginlerinin yol göstericisi olmuştur. 
Çok yönlü bir bilgin olan Biruni’ nin fizik, astronomi, matematik, tıp, eczacılık, jeodezi ve diğer sosyal bilimlerde 
180′ i aşkın yapıtı olup bunların çoğu batı dillerine çevrilmiştir. Ancak bunlardan 27 tanesi günümüze kadar gelebilmiştir. Biruni, yapıtlarıyla çağının çok ötesinde bir gökbilimci ve matematikçi olduğunu kanıtlamıştır. Bu iki bilim dalındaki bulgularını (sinüs teoreminin düzlem üzerinde kanıtlanması, sinüs ve tanjant cetvellerinin hazırlanması. 3. dereceden denklemlerin çözümü) kitaplarında bir araya toplamıştır. Güneşin ve gezegenlerinin eğimlerinin bulmuş ve Asar-ül Bakiyye adlı eserinde dünya ekseninin eğikliğini 23º 27’ bularak gerçek değerine (23º 26,7’) çok yakın bir sayı bulmuştur. Dünyanın çapını da ilk olarak Biruni gerçeğe çok yakın bir değer olan R=6324,66 km olarak bulmuştur. (Cosa=R/R+h bağıntısını kullanarak bulduğu yukarıdaki değerle ilgili geniş bilgi İnkra adlı eserinde bulunabilir). Diğer bir eserinde jeodeziyle ilgili temel bilgiler verdiği için bu bilimin kurucusu sayılmaktadır. Ayrıca, madenlerin yoğunluklarını az bir hata ile bulmuştur.(Fe=7.82 ;gerçek değer Fe=7.86). 
Yerçekimi kanununun İngiliz bilimadamı Newton tarafından keşfedilmiştir. Ancak, bu olay için, ilk defa fikir ortaya atıp incelemelerde bulunan Biruni’dir. Biruni; Dünya dönüyorsa ağaçlar, taşlar vb. yerlerinden neden fırlamıyor? diye soranlara; “Bu dünyanın dönmesi olayını çürütmez. Çünkü herşey dünyanın merkezine düşüyor. Bu da gösterir ki, merkezde bir çekicilik vardır ve bu yerçekimi, yeryüzündeki nesnelerin dışarı fırlamasına mani olmaktadır” demektedir. Bu konuyu bilim tarihçisi Carl L. Boyer, A History of Mathematics adlı kitabında belirtmektedir. Biruni’ nin eserlerini bilimin objektive yaklaşımıyla inceleyen bilim adamlarının ve bilim tarihçilerinin görüşü Biruni’ nin bilim dünyasına yol gösterecek, metodu ve kavrayış özelliklerinden gereği gibi yararlanılması yönündedir. Amerika’lı bilim tarihçisi George Sarton 11. asra Biruni asrı demektedir. Biruni, salt kuramsal felsefeye ve gizemciliğe karşı çıkmıştır. 

KAYNAK: 
http://www.physics.metu.edu.tr/~fizikt/bultenler/97_98_bahar.html#bir 
http://www.izafet.com/genel-tarih/35903-turk-bilim-adami-biruni-astronom-matematikci-etnograf-tarihci-ve-filozof.html

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.