SBA Edebiyat 2010

Temmuz 8, 2010

Karamanoğlu Mehmet Bey

Filed under: Karamanoğlu Mehmet Bey — Samurka @ 10:08 pm

KARAMANOĞLU MEHMET BEY
Karamanoğullarının ikinci Beyi Kerim’üd-din Karaman’ın oğludur. Doğum tarihi belli olmayıp ölümü 1280’dır. Mehmet Bey askeri ve idari yönden bilgili bir devlet adamı idi. Bilim adamlarını etrafına toplayıp onlara büyük önem vermiştir. XIII.yüzyıl ortalarında Selçuklular, edebi dil olarak farsçayı, devlet işlerinde Arapçayı kullanırlardı. Halk ise öz dilleri olan Türkçeyi kullanıyordu. Mehmet Bey millet olarak birlikte yaşamanın ilk şartı olan dil birliğinin sağlanmasının gerekliliğine inanıyordu. Bu birliği gerçekleştirmek için Toroslar üzerinde yaşayan bütün Türkmen boylarını çevresinde toplayarak bir ordu oluşturdu.

Üzerine gönderilen Selçuklu ve Moğol kuvvetlerini büyük bir yenilgiye uğratarak Konya’ya girdi. Burada yaşayan Selçuklu Türkleri Karamanoğulları ile birlik oldular. 

Kısa zamanda Konya vilayeti ve bazı çevre iller Karamanoğullarının hakimiyeti altına girdi. Daha sonra Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus’un oğlu Gıyaseddin Siyavuş’u başa geçiren Mehmet Bey’in kendisi de vezir oldu. İlk önceleri Moğol baskısına başarı ile karşı koymasına bir çok kere galip gelmesine rağmen, daha sonraki çarpışmaların birinde iki kardeşi ile beraber şehit düşmüştür. İdareciliği sırasında Türkçeyi resmi dil olarak ilan eden fermanını vermiştir. Bu fermanda “Bugünden sonra divanda, dergahda ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır.” diyerek siyasi ve askeri bir zafer değil aynı zamanda kültürel bir zafer kazanmıştır. 

Reklamlar

Hüseyin Nihal ATSIZ

Filed under: Hüseyin Nihal ATSIZ — Samurka @ 10:03 pm

Türkçü, fikir adamı, tarihçi, Türkolog, şair ve roman yazarı Hüseyin Nihal Atsız 12 Ocak 1905 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelir.Babası Gümüşhane’nin Torul/Dorul
Kazası’nın Midi Köyü’nün Çiftçioğulları ailesinden Deniz Makine Önyüzbaşısı Hüseyin Efendi’nin oğlu Deniz Güverte Binbaşısı Mehmed Nail Bey, annesi Trabzon’un Kadıoğulları ailesinden Deniz Yarbayı Osman Fevzi Bey’in kızı Fatma Zehra Hanım’dır

Anne ve baba tarafından asker bir aileye mensup olan Atsız, ilk öğrenimini Kadıköy’deki Fransız ve Alman Mektebi, Süveyş’teki Fransız Mektebi,

Kasımpaşa’daki Cezayirli Gazi HasanPaşa, Haydarpaşa Osmanlı İttihad Mektebi’nde, ortaöğrenimini ise Kadıköy ve İstanbul Sultanîsi’nde tamamlar.
1922 yılında imtihanla Askerî Tıbbiye’ye girmesine rağmen, üçüncü sınıfta iken Ziya Gökalp’ın cenaze töreninin yapıldığı günün akşamı öğrenciler arasında çıkan bir kavgada gayet ağır bir ceza alır. Ayrıca aralarında birtakım meseleler geçen Arap asıllı Bağdatlı Mesud Efendi adlı bir teğmenin kasdî bir şekilde ve lüzumsuz bir yerde istediği selamı vermediği için, 4 Mart 1925 tarihinde Askerî Tıbbiye’den çıkarılır .
Bu hadiseden sonra Kabataş Lisesi’nde üç ay öğretmen vekilliği, daha sonra Deniz Yollarının Mahmut şevket Paşa gemisi katip muavinliği yapmışsa da asıl Türk tarihi ve edebiyatı ile ilgili araştırmalara merak sardığı için 1926 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi’ne kaydolmasına rağmen, bir hafta sonra askere alınır, 1926-1927 yıllarında, dokuz ay süreli olarak İstanbul Taşkışla’da askerlik görevini ifa eder . Bundan sonra tekrar Yüksek Muallim Mektebi’ndeki talebelik hayatına dönen Atsız, Ahmet Naci isimli arkadaşı ile birlikte hazırladığı ve Türkiyat Mecmuası’nda yayımlanan “Anadolu’da Türkler’e Ait Yer İsimleri” adlı makale ile hocası Fuad Köprülü’nün dikkatini çeker. 1930 yılında Edirneli Nazmi’nin Divan-ı Türkî-i Basit isimli eseri üzerinde
mezuniyet tezi hazırlayarak aynı yıl mezun olur .

———————————————–
1950-1952 ve 1962-1964 yıllarında devam ettirdiği Orkun’dan sonra 1 Ocak 1964 tarihinden itibaren Ötüken adıyla çıkardığı dergide, Türkiye’de gittikçe hız kazanan bölücülük hareket ve tertiplerini açıklayan bir seri yazısı yüzünden, sonunda Yargıtay’ın kararı bozmasına rağmen, oy çokluğu ile on beş ay hapse
mahkûm edilmiş, Toptaşı Cezaevi’ne sevk edilmiş , bir müddet sonra reviri olan Sağmacılar Cezaevi’ne nakledilmiştir. Bir buçuk yıllık cezası kesinleşince, onun bilgisi dışında milliyetçi aydın çevrelerin harekete geçmesi ve yağan protesto telgrafları üzerine Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün yetkisini kullanması sonucu 22 Ocak 1974 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinden tahliye edilmiştir .
—————————————————–
ESERLERİ 
Tarih, edebiyat, edebiyat tarihi ve bibliyografya gibi değişik sahalarda çok sayıda kitap ve makalenin sahibi olan Atsız’ın eserlerini şöyle sıralayabiliriz:

– Çanakkale’ye Yürüyüş, İstanbul 1933.
– 16. asır şairlerinden Edirneli Nazmi’nin Eseri ve Bu Eserin Türk Dili ve Kültürü Bakımından Ehemmiyeti, İstanbul 1934.
– Komünist Don Kişotu Proleter Burjuva Nazım Hikmetof Yoldaşa, İstanbul 1935.
– Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, I. Bölüm, En Eski Zamanlardan başlayarak Apar Sülalesinin düşmesi tarihi olan Miladi 552’ye kadar, İstanbul 1935.
– 15. Asır Tarihçisi şükrullah, Dokuz Boy Türkler veOsmanlı Sultanları Tarihi, Eski Türklerle Fatih Sultan Mehmed’in tahta oturuşuna kadar olan Osmanlı
tarihinden bahseder,İstanbul 1939.
– Müneccimbaşı, şeyh Ahmed Dede Efendi, Hayatı ve Eserleri, İstanbul 1940.
– 900. Yıldönümü (990-1940), İstanbul 1940.
– İçimizdeki şeytanlar, İstanbul 1940.
– Türk Edebiyatı Tarihi, En eski çağlardan başlayarak Büyük Selçukluların sonuna kadar, İstanbul 1940.
– Dalkavuklar Gecesi, İstanbul 1941.
– En Sinsi Tehlike, İstanbul 1943.
– Hesap Böyle Verilir, İstanbul 1943.
-İ. Süruri Ermete (Üçüncü dereceden harb malûlü piyade subayı), Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir(Türk-Rus Savaşının özeti), İstanbul 1946.
– Yolların Sonu, İstanbul 1946.
– 18 Bozkurtların Ölümü, İstanbul 1946.
– Bozkurtlar Diriliyor, İstanbul 1949.
– Osmanlı Tarihleri I, İstanbul 1949. Türkiye Yayınevi’nin bu ad altında kurduğu dizinin bu ilk cildinde şu yayınları vardır: a- Ahmedî, Dastan ve Tevarih-i
Mülûk-ı al-i Osman, b-Şükrullah Behçetüttevarih, c- aşıkpaşaoğlu Ahmed aşıkî, Tevarih-i al-i Osman.
– Türk Ülküsü, İstanbul 1956.
– Deli Kurt, İstanbul 1958.
– Osman (Bayburtlu), Tevarih-i Cedîd-i Mir’at-ı Cihan, İstanbul 1961.
– Osmanlı Tarihine Ait Takvimler I, 824, 835 ve 843 tarihli takvimler, İstanbul 1961.
– Ordinaryüs’ün Fahiş Yanlışları, İstanbul 1961.
– Türk Tarihinde Meseleler, Ankara 1966.
– Birgili Mehmed Efendi Bibliyografyası, İstanbul 1966.
– İstanbul Kütüphanelerine Göre Ebussuud Bibliyografyası, İstanbul 1967.
– ali Bibliyografyası, İstanbul 1968.
– aşıkpaşaoğlu Tarihi, İstanbul 1970.
– Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler I, İstanbul 1971.
– Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler II, İstanbul 1972.
– Ruh Adam, İstanbul 1972.
– Oruç Beğ Tarihi, İstanbul 1973.
– Türk Ansiklopedisi’nde 40 kadar madde. Ayrıca Atsız’ın yazdığı makaleler, dört cilt halinde Makaleler I, Makaleler II, Makaleler III, Makaleler IV, adıyla
Baysan Yayınları tarafından İstanbul’da 1992 tarihinde yayımlanmıştır
ATSIZ TANRI DAĞI’NDA
NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU

Burada baş sağlığı, orada gözler aydın;
İki ayrı dünyada iki ayrı tören var.
TANRI katından gelen bir yüce buyruk üzre, 
Aramızdan ansızın çadırını deren var.
Orada ecdat ruhu şâdümanhk içinde
Burada tamu içre gönüllerde boran var.
Eksilmiş bir yanımız: çarpılmış gibiyiz hep
TANRI korsun, sanki Bozkurtluğa kıran var.
Yukardan gök mü bastı; altta yer mi çöktü ne 
Kimsede ağız, dil yok; gözleriyle soran var.
Buradan uğurlarken onu binlerce Bozkurt
Orada karşılayan binlerce Alp-Eren var.
O gün Tanndağı’nda tan ağırdığı çağda.
Dediler Oğuz Hanın otağına giren var.
Ve Tanrı Kut Mete’nin huzurunda Atsız’ı
Kür Şad’la Kül Tiğin le diz vururken gören var.
Töredir; konan göçer, doğan gün batar elbet
Tanrı zeval vermesin devlet, din ve KUR’AN var
Dayanılmaz olsa da Atsız’lığın acısı
Ulu Tanrı’ya şükür yine soy var. Turan var.

ZİYA GÖKALP’E GÖRE MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK / PROF.DR.RIZA FİLİZOK

Filed under: Rıza Filizok,Yükselen Milliyetçilik,Ziya Gökalp — Samurka @ 9:59 pm

Gökalp, “millet nedir?” sorusuna cevap verirken bu
kelimenin anlam alanına giren “ırk, kavim, ümmet, halk,
devlet” gibi kavramların eleştirisinden yola çıkar ve
milletin ırkî bir birlik olmadığını, kültürel bir birliğe
dayanan bir terbiye yani eğitim sonunda oluşan bir
birlik olduğunu ispatlar:1
Gökalp’a göre ırk (race) kavramı zooloji bilim dalına
ait biyolojik bir terimdir ve anatomik tipleri gösterir. At
nevinde Arap ırkı, Macar ırkı, İngiliz ırkı gibi. Daha sonra
bu kelime insanların anatomik tiplerini göstermek için
kullanılmış ve buradan İnsanbilim doğmuştur. İnsan
bilim, başlangıç çalışmalarında Avrupa’da üç tip insan
keşfetmiştir; ancak tek bir tipten oluşmuş bir toplum
bulup gösterememiştir. Bir kavmin içinde hatta bir ailenin
içinde bu üç tipin örnekleri tespit edilmiştir. Bundan
dolayı sosyal bir toplum olan milletin İnsanbilimsel
bir tip olan ırk ile zorunlu bir ilişkisi yoktur.
Kavim (ethne) kelimesi, ırk kelimesiyle
karıştırılmamalıdır: Kavim, dilde ve geleneklerde ortak
olan bir toplum demektir. Arap kavmi, Türk Kavmi, Alman
Kavmi gibi. Dil yönünden birbirine akraba olan kavimler
kümesine ırk değil, kavimsel aile demek gerekir. Meselâ
Ural-Altay topluluğu bir kavimsel ailedir.
Gökalp’e göre, Ümmet kelimesi, kullanılışı göz
önüne alındığında église karşılığıdır. Sosyologlar, hukuku
olan ve uluslararası bir dine mensup bulunan fertler
topluluğuna église diyorlar. Biz bu anlamda “ümmet”
kelimesini kullanabiliriz: Muhammet ümmeti, İsa ümmeti,
Musa ümmeti gibi. Kavimler, yakınlık ilişkisiyle daha büyük
zümreler halinde birleştikleri gibi, ümmetler de daha
büyük bir zümreye dahil olabilirler. Meselâ İslâm,
Hıristiyan ve Musevî ümmetleri Kur’an terminolojisine göre
İbrahimî dinler zümresine dahildir.
Halk (peuple) kelimesi bazen kavim anlamında,
bazen bir devletin tebası anlamında, bazen de millet
anlamında kullanılmaktadır. Bu kelimeyi ilmî kavram
1 Ziya Gökalp, Makaleler VIII, “Millet Nedir?”, Ankara,1981, s.151.
olarak seçkinler dışında kalan millet fertlerini ifade etemek
için kullanmak daha uygun olur.

“Devlet” kendisine ait bir hükümete, toprağa ve
nüfusa sahip olan zümre demektir. Devletler, kavmî
“ethnique”, sultanî “impériale” ve millî “nationnal”
olarak üçe ayrılabilir. Günümüzde bütün devletler millî
devlet olma yolundadır. Millet, ümmet yahut
saltanat içinde uzun müddet bulunmanın tesiriyle
kişiliğini kaybeden bir toplumun tekrar kişiliğini
bulmasıyla ortaya çıkan bir kavim demektir.
Kavimler, kavmî bir dine, kavmî bir devlete, kavmî
bir medeniyete ulaşınca varacakları en üst noktaya varmış
sayılırlar. Fakat birçok kavim, coğrafî ve sosyolojik
sebeplerle bu üç şeye aynı zamanda sahip olamazlar.
Kavimler, din, devlet ve medeniyet alanları ile çok çeşitli
ilişkiler içinde bulunabilir. Bu alanlardan birisi yahut birkaçı
içinde yok olabilirler. Bir kavmin şahsiyetini kaybetmesine
ziya’-ı millet yani milliyetin kaybedilmesi denir. Bununla
birlikte, birçok kavim kişiliğini ve dillerini kaybettikten
sonra, tekrar dirilmişlerdir. Bu dirilme, dilin tekrar
canlanmasıyla başlamıştır. Meselâ Anadolu Selçukîlerinin
divan dili Farisi iken Karamanlı Mehmet Bey’in emriyle
Türkçe’ye dönülmüştür. Macaristan’da Macar dili
yazılmıyordu. Bütün dinî ve resmî işlemler Latin dili ile
yapılıyordu. Latince 1849 tarihine kadar Macaristan’da
kullanılmıştı. Bu tarihten sonra ise Macar dili kullanılmıştır.
Millî dillerin tekrar kazanılması, saltanatların ve ümmet
dinlerinin çözülmesiyle başlamıştır. Almanya’da millî dilin
yazılması Luther’in reform hareketiyle başlamıştı.
İrlanda’nın, Çehistan’ın , Ukranya’nın millî dillerini
diriltmesi İngiliz, Avusturya ve Rusya saltanatlarının
çözülmesi sonucudur. Osmanlı saltanatının çözülmesiyle
millî dillerini kullanan birçok millet ortaya çıkmıştır.
Bazen kaybolmuş bir milliyetin tekrar doğması,
kavmin ortak bir medeniyetin tesirine karşı durmasıyla
gerçekleşir: Alman milliyeti, Fransız medeniyetinin ve
edebiyatının tesirlerinden kurtulmak düşüncesiyle ortaya
çıkmıştır. Bir milletin doğması, dinin milî dilde yazılması ve
millî surette yaşanılması, siyasî bağımsızlığın kazanılması,
kültürün (hars) ortak medeniyet içinde bağımsız bir
şekilde kurulması demektir.
Kavimler için ümmet, saltanat ve müşterek
medeniyet merhaleleri, onların gelişim devrelerini
oluşturur. Millet oluşmaya başlayınca artık sultanî
devletle uyuşamadığı gibi ümmet teşkilâtıyla ve
müşterek medeniyetle de örtüşemez. Bundan dolayı
devletin millet aşamasında parlamenter olması,
dine karşı yasamada bağımsız bulunması ve
demokrasiye yönelmesi gerekir.
Milletin kavimden farkı, kavmin daha tekelci
olmasıdır. Kavim, dini kendine ait sayar, insaniyeti
kendisinden ibaret görür. Bundan dolayı ümmet şekli,
kavim şeklinden daha insanîdir. Diğer taraftan ümmet
de çağdaş medeniyete oranla tekelcidir. Bundan
dolayı milletler, ümmetin değil çağdaş medeniyetin
oluşturucu parçalarıdır. Çağdaş bir millet olmak için
dinin millî lisanla anlatılması ve çağdaş medeniyetin
içinde bir Türk kültürünün kurulması zorunludur.
Medeniyet, müsbet ilimler, metot, teknoloji gibi
milletler arasında ortak olan zihniyetlerin
tamamıdır. Millî kültür (hars), milletin diliyle beraber,
dinî, ahlâkî, estetik duygularının tamamıdır. Gökalp’e göre
milletler, medeniyet itibariyle bütünlüğe doğru
gitmektedir, fakat hars itibariyle biribirinden
uzaklaşmaktadır. O halde uluslar arası olmayı
medeniyette, milliyeti ise kültürde (hars) aramak gerekir.2
Gökalp, Millet Nedir? başlıklı makalesinde millet
kavramını tanımlamıştır.3 Gökalp’e göre millet, zorunlu
olarak coğrafyaya bağlı bir topluluk değildir. Meselâ “İran”
dediğimiz zaman bu ülkede yalnız İran milletinin
bulunduğunu sanmamalıdır. Orada İran kavminden başka
kavimler de yaşamaktadır. O halde hiç kimse ait olduğu
ülkeye göre milliyetini tayin edemez. Millet, aynı şekilde,
bir ırka ve bir kavme mensup olmak da (kavmiyet)
değildir. Toplumlar tarih öncesi zamanlarda bile örf ve
kavim olarak saf bir halde değildi. Tarih boyunca göç ve
savaşlarla kavimler saflıklarını kaybetmişlerdir. Sosyal
nitelikler, biyolojik kalıtımla yeni nesillere geçmez,
terbiye vasıtasıyla nesilden nesile aktarılır. Bundan
dolayı ırk milliyeti belirleyemez. Bir imparatorluk
içinde ortak bir siyasî hayat yaşayan insanlar da bir millet
teşkil etmez. Bundan dolayı Osmanlı tebaasına Osmanlı
milleti denmesi yanlış bir adlandırmaydı. Aynı şekilde
millet, bir adamın kendisini keyfine göre ve yararını
düşünerek bağlı olduğunu düşündüğü bir topluluk da
değildir. Görünüşte fert kendisini şu ya da bu topluma ait
saymakta hür zanneder. Aslında ferdin böyle bir hürriyeti
yoktur. İnsanlardaki ruh duygularla fikirlerden oluşur,
ancak duygu hayatımız asıldır, fikirlerimiz ise ona
aşılanmıştır. Bundan dolayı fikirlerin duygulara uyması
gerekir. Fikirleri duygularına uymayan bir insan ruhça
hastadır. İnsanlar bir millete ancak hisleriyle bağlı olabilir.
Kısaca millet ne coğrafî, ne ırkî, ne siyasî ne de idarî
bir topluluk değildir. Millet, dili ortak olan yani aynı
terbiyeyi almış fertlerden oluşan kültürel bir
birliktir. Milliyette soy ağacı aranmaz, yalnız terbiye
aranır. Terbiye duygularımızı idare eder,
duygularımız da aklımıza rağmen bizi idare eder.
Bundan dolayı hangi milletin terbiyesini almışsak o millete
ait oluruz. Fertler, hangi toplumun terbiyesini almışsa,
onun ülküleri için çalışabilir. Gökalp’a göre milliyetçilik
ve Türkçülük, bir millet halinde var olabilmenin
terbiyesinden geçmektir.
Gökalp’ın Milliyetçilik ve Türkçülük anlayışı işte
budur.
Ancak ne yazık ki Gökalp’ı izlediklerini söyleyenlerin
de, Gökalp’a karşı olanların da bu fikirleri doğru olarak
anladığı söylenemez: Gökalp, milliyetçiliği ve Türkçülüğü,
bir kültür ve bir terbiye meselesi olarak ortaya koydu.
2 Ziya Gökalp, Makaleler VIII, Ankara,1981, s.159.
3 Ziya Gökalp, Millet Nedir?, Küçük Mecmua, sayı:28, 25.12.1923.
Millet olmak için, -bu acımasız dünya şartlarında, yer
yüzünde var olabilmek için demektir- ortak bir kültüre
ve ortak bir terbiyeye ihtiyaç olduğunu gösterdi. Bu
kültür ve terbiye birliğinin de ancak Türkçe etrafında
olabileceğini gördü.
Onun rüyası buydu.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.