SBA Edebiyat 2010

Mart 28, 2011

12. SINIFLAR DİL VE ANLATIM DERS NOTU (2. Dönem)

ROMAN:

  • Olmuş ya da olabilecek olayların kişi, yer, zaman ve olay çerçevesi içinde anlatıldığı uzun eserlere roman denir.
  • Romanın dört unsuru: Olay, zaman, mekan ve kişilerdir.
  • Roman serim, düğüm ve çözüm bölümlerinden oluşur.
  • Türk Edebiyatında ilk çeviri roman Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’dan çevirdiği Telemak  tercümesidir.
  • İlk yerli roman, Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat isimli eseridir.

 

TİYATRO TERİMLERİ:

Trajedi: Konusunu mitoloji, efsane ve tarihsel olaylardan alan, acıklı sonuçlarla bitirilen tiyatro türüdür.

Suflör: Oyunculara rollerinde unuttukları sözleri hatırlatan kimse.

Fasıl: Tiyatroda perde karşılığıdır.

Konduit: Sahneye çıkma  sırası gelen kişileri uyarmakla görevli kimse.

Jest: Sanatçıların bütün el, kol, ayak ve benzeri vücut hareketleri

Mimik: Anlatımdaki yüz hareketleridir.

Epizot: Asıl olaya karışan ikinci olaydır.

Replik: Oyunda karşısındaki kişinin sözüne gerekli karşılığı verme.

Tirat: Sahnede kişilerin birbirlerine karşı söyledikleri uzun sözlerdir.

SÖZLÜ ANLATIM TÜRLERİ:

KONFERANS:

  1. Konferans her konuda verilebilir.
  2. Konferansçı konusunu seçtikten sonra bu konudaki bilgilerini gözden geçirmelidir.
  3. Malzemesini topladıktan sonra bunlar arasında kullanacaklarını seçmeli ve bir sıraya koymalıdır.
  4. Konferans kaleme alınırken açık, duru ve akıcı bir dil kullanılmalıdır.
  5. Konferans metni fazla uzun olmamalıdır.

 

KONFERANS PLANI:

  • Konuya çarpıcı bir giriş yapılır.
  • Konu tanıtılır.
  • Konferansın amacı ve hedefi belirlenir.
  • Konu, ayrıntıları ile ele alınır.
  • Konu, bir sonuca bağlanır.

 

AÇIK OTURUM:

  1. Toplumun tümünü yakından ilgilendiren bir konunun, dinleyiciler huzurunda bir başkanın yönetiminde yetkili kişilerce tartışılmasına açık oturum denir.
  2. Toplumun ilgisini çekebilecek bir konu seçilmelidir.
  3. O konu ile ilgili üç veya beş kişi seçilmelidir.
  4. Açık oturumda konuşmalar bir başkan tarafından yönetilir.
  5. Açık oturumda konuşmalar sıra ile yapılır.
  6. Nezaket kurallarına sonuna kadar uyulur.
  7. Toplumun kültürel birikim kazanmasında ve çeşitli meselelerin çözümünde önemli bir yeri vardır.

 

SEMPOZYUM (BİLGİ ŞÖLENİ):

  • Belli bir konu üzerinde değişik kişilerin yaptığı seri konuşmalara sempozyum denir.
  • Sempozyum, bir gün sürebileceği gibi birkaç gün de sürebilir.
  • Konuşmalar en fazla 20 dk ile sınırlandırılır.
  • Sempozyumun sonunda istenirse forum da yapılabilir. 
  • Sempozyumu bir başkan yönetir.
  • Sempozyumda amaç dinleyicileri ikna etmek değil, meselelerin çözümüne katkıda bulunmaktır.

 

FORUM:

  • Çok sayıda kişi tarafından belli bir konuda yapılan tartışmalara forum denir.
  • Forumu bir başkan yönetir.
  • Forumda amaç, dinleyicilerin düşüncelerini harekete geçirerek konunun anlaşılmasını ve açıklık kazanmasını sağlamaktır.
  • Foruma katılanlar açık ve kısa sorular sorabilirler.
  • Konuşmacılar asla saygı ve nezaket kurallarının dışına çıkamazlar.

 

MÜNAZARA:

  • Bir konunun olumlu veya olumsuz yönlerinin iki grup arasında karşılıklı olarak tartışılmasına münazara denir.
  • Münazara bir anlamda konuşma yarışmasıdır.
  • Münazara, üçer ya da dörder kişilik gruplar arasında yapılır.
  • Gruplara aynı konunun iki yönü verilerek tartışmaları sağlanır.
  • Grup temsilcileri karşılıklı söz alıp tezlerini savunurlar.
  • Konuşmacıların ses tonu ve vurgulamaları, tezin savunulması, konuşma becerisi, jest ve mimikleri jüri tarafından değerlendirilir.
  • Konuşmacılar birbirlerine ve jüriye karşı saygılı olmak zorundadırlar.
  • Münazara da amaç doğru düşünceyi belirlemek değil, en iyi savunma yapan ve en güzel konuşan ekibi belirlemektir.

12. SINIF TÜRK EDEBİYATI DERS NOTU (2. Dönem)

GARİP ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ: (1940)

  • Anlam şiirin en önemli niteliğidir.
  • Şiirde biçim ve imge bakımından köklü değişiklikler yapılmıştır.
  • Ölçü ve kafiyeyi dışlamışlardır.
  • Edebi sanatları gereksiz görmüşlerdir.
  • Şiirlerinde sıradan insanları konu almışlardır.
  • Gerçeküstücülük ve Dadaizm akımlarından etkilenmişlerdir.
  • Şiir dilini, konuşma dili temeline oturtmuşlardır.
  • Müzik, resim ve diğer sanatların şiirle ilişkisini bitirmişlerdir.
  • Temsilcileri: Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat Horozcu

 

MAVİCİLER:

  • Atiila İlhan’ın 1952-1956 yıllarında çıkardığı Mavi Dergisi etrafında toplanan Orhan Duru, Ferit Edgü gibi sanatçıların oluşturduğu edebi topluluktur.

 

II.YENİ ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ (SOYUTÇULAR):

  • Soyutlama eğilimi görülür.
  • İmgeci bir şiirdir.
  • Anlamı karartan ve gizleyen bir tavır takınırlar.
  • Konuşma dilini dışlamışlardır.
  • Halkın yaşam alanlarından uzak durmuşlardır.
  • Önde gelen temsilcileri: İlhan Berk, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Edip Cansever, Ece Ayhan, Turgut Uyar, Oktay Rıfat.

 

CUMHURİYET EDEBİYATINI ETKİLEYEN EDEBİ AKIMLAR

GELECEKÇİLİK (FÜTÜRİZM):

  • 20. Yüzyıl başlarında İtalya’da ortaya çıkmıştır.
  • İtalyan Şair Marinetti’nin 1909 yılında Le Figaro’da yayınladığı manifesto ile başlar.
  • Geçmişin bütünüyle reddini esas almışlardır.
  • Rus Edebiyatındaki temsilcisi Mayakovski, Türk Edebiyatında ise Nazım Hikmet’tir.
  • Ezra Pound, Lawrence ve Papini önemli yazarları arasındadır.

 

DADAİZM:

  • 1. Dünya Savaşı yıllarında ortaya çıkmıştır.
  • Mantıksızlık ve var olan sanatsal düzenlerin reddedilmesi Dada’nın ana karakteridir.
  • Dil ve biçimde yeni deneyler içine giriştiler.
  • Gerçek bir Dada’nın Dadaizm’e de karşı olması gerektiğini savunurlar.
  • Andre Breton, Lois Aragon önemli temsilcilerindedir.

 

GERÇEK ÜSTÜCÜLÜK (SÜRREALİZM):

  • Bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur.
  • Gerçeküstü dünyanın düşsel imgelerini geliştirmeye başladılar.
  • Araştırma ve deneyi ön planda tutmuşlardır.
  • 1925 yılından sonra dağılmaya başladılar.
  • Louis Aragon, Jouve (Jave), Paul Eluard önemli temsilcileri arasındadır.

 

VAROLUŞÇULUK (EGZİSTANSİYALİZM):

  • Varoluş her zaman tek ve bireyseldir.
  • Varoluş varlığın anlamını araştırmayı içerir.
  • Varoluş, insanın içinden seçebileceği bir olanaklar bütünüdür.
  • Her zaman insanın seçimini sınırlayan somut tarihsel bir durum içindedir.
  • Jean Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Ponty önemli temsilcileri arasındadır.

 

KÜBİZM:

20. Yüzyıl içinde doğan ve önemli bir etkinlik kazanan bu akım Cezanne’nin doğadaki her şeyin geometrik bir biçimde ifade edilebileceği fikrinden kaynaklanmaktadır.

bindalli@gmail.com (S.Burhanettin AKBAŞ)

Mart 14, 2011

Yozgatlı Kınalı Hasan (Çanakkale yazıları )

Çanakkale’de araştırmacı-yazar Salim Dağ ile beraberiz. Salim Bey’in hazırlamış olduğu birçok kitabın konusunu Çanakkale Muharebeleri teşkil ediyor. Edirneli bu muhterem insan, Kayseri’de de öğretmenlik yapmış. Bendeniz de Kayserili bir eğitimci olarak Edirne’de beş yıl öğretmenlik yaptığım için ortak taraflarımız da çoktu. Benim Çanakkale’yi gezmek gibi, onun da anlatmak gibi bir görevi vardı. Böylece onun tatlı dilinden Çanakkale ile ilgili birkaç hatırayı da dinleme fırsatı buldum.
Bunlardan birisi Çanakkale’de şehit olan askerlerimizden Yozgatlı Hasan’la ilgili. Yozgatlı Hasan’ın lakabı da “Kınalı Hasan” olmuş Çanakkale’de.
Hasan, Yozgat ilinin Sorgun kazasına bağlı Kara Yakuplar köyünden… Daha bıyıkları terlememiş bu delikanlı, kendisi gibi gencecik arkadaşları ile beraber yayan yapıldak yürüyerek Yozgat’tan çıkıp Çanakkale’ye ulaşmışlar. Burada 64. Piyade Alayı, 1. Tabur, 2. Bölüğe intisap edip çakı gibi Mehmetçik olmuşlar. Zaten taburlar, alaylar Çanakkale’de eriyip bittiği için cepheye gelen gönüllülere şiddetle ihtiyaç vardır.
İkinci bölüğün komutanı Yüzbaşı Sırrı Bey, askerlerini savaşa hazırlamak için onların talimlerinden boş kalan istirahat anlarında onlarla tanışıp konuşmaya başlardı. Böyle bir vakitte Yüzbaşı Sırrı Bey, Yozgatlı Hasan’la da tanıştı. Hasan’ın başındaki kına Sırrı Bey’in dikkatini çekti. Cepheye gelen askerlerin sağ ellerinde, sağ elinin üç parmağında ya da sağ ayağının parmaklarında kına görmeye alışıktı Sırrı Bey ama baştaki kınayı ilk defa görüyordu. Hasan’a bunun mânâsının ne olduğunu sorduğunda Hasan utandı, üzüldü ve dedi ki komutanına:
-Komutanım, buraya geleceğim vakit anam yaktı bu kınayı. Ben de niye diye sormadım.
Sırrı Bey:
-Öyleyse bir mektup yaz da sor bakalım, biz de öğrenmiş olalım.
Hasan:
-Ben yazı yazmasını bilmem ki komutanım.
Sırrı Bey:
-Öyleyse sen söyle bölük yazıcısı yazsın köyüne, bakalım ne cevap gelecek?
Hasan:
-Baş üstüne komutanım. (more…)

Mart 2, 2011

S.BURHANETTİN AKBAŞ’IN ERCİYES DERGİSİNDE YAYINLANAN YAZILARI

Filed under: Uncategorized — Samurka @ 7:31 pm

AŞIKLARLA İLGİLİ YAZILARI

  1. S.Burhanettin AKBAŞ: “Bünyanlı Aşık Mustafa’nın Şiirlerini Derleme Çalışmaları”, 9 (104), Ağustos 1986, 9-12
  2. S.Burhanettin AKBAŞ: “Bünyanlı Aşık Mustafa’nın Şiirlerini Derleme Çalışmaları 2”, 9(107), Kasım 1986, 32-33
  3. S.Burhanettin AKBAŞ: “Bünyan’dan Derlenmiş İki Manzum Parça”, 10 (118), Ekim 1987, 28-29,32
  4. S.Burhanettin AKBAŞ: “Bünyanlı Aşık Mustafa’nın Eksik Şiirleri Üzerine”, 10 (120), Aralık 1987, 18-19
  5. S.Burhanettin AKBAŞ: “Bünyan Folkloru: Bünyan’da Yetişen Halk Şairleri”, 14 (164), Ağustos 1991,13-14
  6. S.Burhanettin AKBAŞ: “Bünyan’da Yetişen Halk Şairleri”, 14 (168), Aralık 1991, 28
  7. S.Burhanettin AKBAŞ: “Edirne ve Kırklareli’nin Kurtuluş Destanları”, 15 (174), Haziran 1992, 28

MASAL DERLEMELERİ

  1. S.Burhanettin AKBAŞ: “Bir Bünyan Masalı: Kilemen Çengiz Akkız”, 13 (153), Eylül 1990, 30-31-32
  2. S.Burhanettin AKBAŞ: “Bünyan Masalları: Nigar ile Bahtiyar”, 14 (157), Ocak 1991, s.31-32
  3. S.Burhanettin AKBAŞ: “Bünyan Masalları: Avşar Beyinin Hikayesi, Deli Oğlan, Kahraman Kara Mustafa”, 14 (158), Şubat 1991, 29-31
  4. S.Burhanettin AKBAŞ: “Bünyan Masalları 2: Karapaçavra”, 14 (160), Nisan 1991, 26-27
  5. S.Burhanettin AKBAŞ: “Bünyan Masalları: Maraşlı Gündeşlioğlu, Ağlayan Nar Gülen Ayva”, 14 (166), Ekim 1991, 23-31
  6. S.Burhanettin AKBAŞ: “Bünyan Masalları: Zan Uşağı, Aydoğdu ve Gündoğdu” 14 (165), Eylül 1991, 30-32
  7. S.Burhanettin AKBAŞ: “Edirne ve Batı Trakya’dan Derlenmiş Masallar ve Efsaneler”, 14 (166), Ekim 1991, 30-32
  8. S.Burhanettin AKBAŞ: “Bünyan Masal, Hikaye ve Efsaneleri: Keloğlan, Hürü Gelin, Veziroğlu; Musa Şeyh Köyünün Kuruluş Efsanesi”, 15 (175), Temmuz 1992, 27-32
  9. S.Burhanettin AKBAŞ: “İki Sarız Masalı” 16 (1869, Haziran 1993, 30-32 (more…)

Aralık 26, 2010

Mehmet Akif Ersoy’u anıyoruz

Filed under: Mehmet Akif Ersoy — Samurka @ 10:02 am

Türk, şair. İstiklal Marşı’nı yazmış, günlük konuşma dilinin şiirle kaynaşmasını sağlayarak halkçı bir nazmın doğuşuna ön ayak olmuştur.
İstanbul’da doğdu, 27 Aralık 1936’da aynı kentte öldü. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona “Rağıyf” adını vermiş, ancak bu yapma kelime anlaşılmadığı için çevresi onu “Âkif” diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk’un Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı’dır. Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih’te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı. Maarif Nezareti’ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi’ni bitirdi. Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye’de “hürriyetçi” öğretmenlerinden etkilendi. Fatih camii’nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede’nin derslerini izledi.

Türkçe, Arapça, Farsça, ve Fransızca bilgisiyle dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye’nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa’nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı. 1889’da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi’ni 1893’te birincilikle bitirdi.
Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazete’de yayımladı. 1906’da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907’de Çiftçilik Makinist Mektebi’nde hocalık etti. 1908’de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamadı. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Eşref Edip’in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başladı.
1913’te Mısır’a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Medine’ye uğradı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi’nde kitabet ve Darülfunun’da edebiyat dersleri vermeye devam etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti.
I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin’e gönderildi. Burada Almanların eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı’nın akışını Berlin’e ulaşan haberlerden izledi. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusa’nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid’e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirli’yle birlikte Lübnan’a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında Anadolu’da başlayan ulusal direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir’de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920’de Dâr-ül Hikmet’teki görevinden alındı.
İstanbul Hükümeti Anadolu’daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu’da yayımlanmaya başladı ve Mehmet Âkif bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah Camii’nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır’da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı. Burdur mebusu sıfatıyla TBMM’ye seçildi. Meclis’in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921’de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart’ta birinci TBMM tarafından kabul edildi. Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır’da geçiren Mehmet Akif, laik bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması üzerine Mısır’da sürekli olarak yaşamaya karar verdi. 1926’dan başlayarak Camiü’l-Mısriyye’de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün yaşamı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935’te Lübnan’a, 1936’da Antakya’ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği ile Türkiye’ye döndü ve İstanbul’da öldü.
Mehmed Âkif’in 1911’de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Bununla birlikte kitabın Tevfik Fikret’ten izler taşıdığı görülür. Fransız romantiklerinden Lamartine’i Fuzuli kadar, Alexandre Dumas fils’i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren “manzum hikâye” biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçmiştir. Ancak, sahip olduğu köklü edebiyat kaygusu onun yalınkat bir manzumeci değil, bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını sağlamıştır. Mehmet Akif’in düşünsel gelişiminde en belirleyici öğe onun çağdaş bir İslamcı oluşudur.
Çağdaş İslamcılık, Batı burjuva uygarlığının temel değerlerinin İslam kaynaklarına uyarlı olarak yeniden gözden geçirilmesini, Batı’nın toplumsal ve düşünsel oluşumuyla özde bağdaşık, ama yerel özelliklerini koruyan güçlü bir toplum yapısına varmayı öngörür. Bu görüşe koşut olarak Mehmet Akif’in şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı’da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir. Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde bir bela olduğunu savunan, resim yapmanın yasak sayılmasının, somut konumların betimlenmesini aksattığı ve bu yüzden şiirin olumsuz etkiler altında kaldığı görüşünü ileri süren Mehmet Âkif, Fuzuli’nin Leylâ vü Mecnûn adlı yapıtının plansız olduğu için yeterince başarılı olamadığını dile getirecek ölçüde çağdaş yaklaşımlara eğilimlidir. Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir. Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek somutlukla ortaya koymuştur.
Mehmet Akif geleneksel edebiyatın olduğu kadar, Batı kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul eder, ancak Doğu’ya ya da Batı’ya öykülenmeye şiddetle karşı çıkar. Çünkü her edebiyatın doğduğu toprağa bağlı olmakla canlılık kazanabileceği ve belli bir işlevi yerine getirmedikçe değer taşımayacağı görüşündedir. Gerçekle uyum içinde olmayı her şeyin üstünde tutar. Altı yüzyıllık seçkinler edebiyatının halktan uzak düştüğü için bayağılaştığına inanır. İçinde yaşanılan toplumun özellikleri göz önüne alınmadan Batılı yeniliklere öykünmenin doğrudan doğruya edebiyata zarar vereceği, “edepsizliğin başladığı yerde edebiyatın biteceği” anlayışına bağlı kalarak “sanat sanat içindir” görüşüne karşı çıkmış, “libas hizmetini, gıda vazifesini” gören bir şiiri kurma çabasına girişmiştir. Bu yüzden toplumsal ve ideolojik konuları şiir ile ve şiir içinde tartışma ve sergileme yolunu seçmiştir. Bütün çıplaklığıyla gerçeği göstermekteki amacı okuyucusunu insanların sorunlarına yöneltmektir. Bu kaygıların sonucu olarak yoksul insanların gerçek çehreleriyle yer aldığı şiirler Türk edebiyatında ilk kez Mehmet Âkif tarafından yazılmıştır.
Mehmet Akif şiirinin yaşadığı dönemde ve sonrasında önemini sağlayan gerçekçi tutumudur. Bu şiirde düş gücünün parıltısı yerini gözle görülür, elle tutulur bir yapıya bırakmıştır. Şairin nazım diline bu dilin özgül niteliğini bozmaksızın elverişli olduğu gelişmeyi kazandırması, aruz veznini yumuşatmayı, başarmasıyla mümkün olmuştur. Bu aynı zamanda Türkçenin şiir söylemedeki olanaklarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir. Söz konusu dönemde her şairin dili kişisel bir dil kurma adına dar bir vadiye sıkışmak zorunda kalmıştı. Mehmet Akif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış, üslupta öz günlük ve kişiselliğe ulaşmıştır. Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır.
ESERLERİ: Safahat, 1911; Süleymaniye Kürsüsünde, 1911; Hakkın Sesleri, 1912; Fatih Kürsüsünde, 1913; Hatıralar, 1917; Âsım, 1919; Gölgeler, 1933.
Çanakkale Şehitleri İçin
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhîdi…
Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe,” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitab…
Seni ancak ebediyyetler eder istiab.
“Bu taşındır,” diyerek Kâbe’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ nâmiyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle;
Ebr-i nisanı açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem,
Gündüzün fecr ile âvizeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi akşamları sarsam yarana,
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana…
(Mehmed Âkif Ersoy)

Aralık 13, 2010

Cumhuriyet Dönemi Şiir Antolojisi için önerilen şiirler ve şairleri

Filed under: Cumhuriyet Dönemi Şiir Antolojisi — Samurka @ 8:49 pm

Cumhuriyet Dönemi Şiir Antolojisi için önerilen şiirler ve şairleri:
Ben sana mecburum ……. Atilla İlhan
Kaldırımlar ….. Necip Fazıl Kısakürek
Binbirinci Gece …… Bekir Sıtkı Erdoğan
Hikaye ……. Cahit Külebi
Tek Hece ….. Cemal Safi
Besmele…….. Cemal Safi
Siyah Gözlerine Beni de Götür …. Nurullah Genç
Davet …… Nazım Hikmet
Serenad …… Ahmet Muhip Dranas
Fahriye Abla …..  Ahmet Muhip Dranas
Veda …..Orhan Seyfi Orhon
Anlatamıyorum ….. Orhan Veli Kanık
Nerdesin …….. Ahmet Kutsi Tecer
Karadut ……Bedri Rahmi Eyüboğlu
Türküler Dolusu …. Bedri Rahmi Eyüboğlu
Fetih Marşı ……. Arif Nihat Asya
Bayrak …. Arif Nihat Asya
Geri Gelen Mektup  …… Hüseyin Nihal Atsız

Türkiyem……    Dilaver Cebeci
Beşinci Mevsim …. Abdurrahim Karakoç
Aysel Git Başımdan …. Atilla İlhan
Yağmur Duası …… Sezai Karakoç
Anadolu ……. Ahmed Arif
Bir Mahkuma Mektup ….. Dilaver Cebeci
Dünyanın Bütün Ç,çekleri ….. Ceyhun Atuf Kansu
Fetih Marşı …. Arif Nihat Asya
Kardelen …… Hayrullah Paşalıoğlu
Kan Damlıyor Yüreğimize ….. Fazıl Ahmet Bahadır
Bir Sen Varsın İçimde ….. İsmail Adil Şahin
Önden Giden Atlılar ….. Osman Sarı
Hüzün Şiiri ….. Osman Sarı
İstanbul’u dinliyorum ….Orhan Veli Kanık
Gemiciler….. Enis Behiç Koryürek
Ali …… Faruk Nafiz Çamlıbel
Yüreğimdeki Resim…. Seyit Burhanettin Akbaş

Kasım 22, 2010

Öğretmenliğin ABC’si…

Filed under: 24 Kasım Öğretmenler Günü,Öğretmenliğin ABC'si — Samurka @ 10:22 pm
Öğretmen; öğretme işini görev edinen kişiye denir. Öğretmenlik bir meslektir. Kişinin öğretmen olabilmesi için öğretmen yetiştiren bir okulu bitirmesi gerekir. İlkokullarda öğretmen Sınıf Öğretmenidir. Sınıfın bütün derslerini aynı öğretmen okutur. Ortaokul ve Liselerde ders öğretmenliği vardır. Meslek okullarında dersler özel şekilde yetiştirilmiş meslek öğretmenleri tarafından işlenir.
Eskiden öğretmene “Muallim”, öğretmen yetiştiren okula da “Muallim Mektebi” denirdi. Ülkemizde öğretmen okulu ilk kez 16 Mart 1848’de açıldı.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde eğitime ve öğretime önem verilmiyordu. Az sayıda okul vardı cumhuriyetin ilanıyla birlikte yurdumuzun her yanına yeni yeni okullar açıldı. Okul çağında olanlar bu okullarda okumaya başladı.
Atatürk, eğitimin, öğretimin yayılmasından, yaygınlaşmasından yanaydı. 1928 yılında Arap harflerinin kaldırılıp yerine bugün kullanmakta olduğumuz Türk harflerinin kabulü tüm yurtta sevinç yarattı. Halkın yeni harfleri kısa sürede öğrenip daha çok yurttaşın okur – yazar olmasını sağlamak amacıyla yoğun bir çalışma başladı. Okuma – yazmayı yaygınlaştırmak için okul çağı dışındaki yurttaşlara okuma – yazma öğreten okullar açıldı. Bunlara Millet Mektepleri adı verildi.
Atatürk, Ulus Okulları dediğimiz Millet Mektepleri’nde yazı tahtasının başına geçerek dersler verdi. Bakanlar kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda Ata’ya Ulus Okullar Başöğretmenliği sanını verdi. 24 Kasım Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.
Öğrencileri, öğretmenleri, okulu çok seven Atatürk yurt gezilerinde okullara uğrardı. Sınıflara girer, sıralara oturur, ders dinlerdi. Öğrencilere sorular sorardı. Öğretmenlerle konuşur, her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatırdı.
Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda nasıl canla başla çalıştıklarını yakından izlemiştir. Yurdumuzun düşman tarafından paylaşıldığı sırada öğretmenler Öğüt Kurulları oluşturarak halka ulusal bağımsızlık, Ulusal Kurtuluş Savaşı düşüncelerini yayıyordu. Öğüt Kurulları dışında öğretmenler 14 eğitim kuruluşu ile birlikte Milli Kongre Cephesini kurdular. Milli Kongre Cephesi, düşmanların İzmir’i işgal ettikleri günlerde Sultanahmet Mitingini hazırladı. Bu mitingin konuşmacılarından çoğu öğretmenlerdi.
Başöğretmen Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Atatürk yeni Türkiye’nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk “Ulusları kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” Sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir.
Atatürk’ün 100. Doğum yıldönümü 1981 yılında, 24 Kasımın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı.
Öğretmenler Günü’nde öğretmenin toplum içindeki yeri, değeri belirtilir. Öğretmen sorunları dile getirilir. Öğretmenler Günü’nde; eğitime, öğretime hizmet etmiş, saygınlık kazanmış öğretmenler anılır. Gençlerin yetişmesindeki katkıları anlatılır. Mesleğe yeni giren öğretmenler 24 Kasımda Öğretmen Andı içerek göreve başlarlar.
Öğretmen; yapıcı ve yaratıcıdır. İnsan haklarına saygılıdır. Öğretmen özverili, çevreye güven ve inanç veren, içi insan sevgisiyle dolu bir kişidir. Atatürk; “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” demekle öğretmene yüklediği sorumluluğu ve değeri anlatmıştır.
Öğretmenler sevgi dağıtır. İçimizi aydınlatır. Bizi doğruya yöneltir. Bilgili kişiler olmamız için çaba gösterir. Dünyayı tanıtır. Öğretmen her alanda yeniliği, yenileşmeyi savunur. Gerçekleri anlatır. Beceri ve yeteneklerimizin gelişmesine yardımcı olur. Kısaca analar doğurur, öğretmenler yetiştirir.
Bir milletin milli, ahlâki ve kültürel yönden güçlü ve medeniyet bakımından kalkınmış olması öğretmenlerinin üstün çalışmalarına bağlıdır. Milli birlik ve beraberliğimizin teminatı öğretmenlerdir.
Bizleri ham bir madde olarak ele alan öğretmenler, üzerimizde titiz, dikkatli ve sabırlı çalışmalar yaparak bizi şekillendirirler. Duygularımıza, ruhumuza, fikirlerimize ve hayata bakışımıza en güzel desenleri verirler.
Bize doğruyu, güzeli, iyiyi, mertliği, milli duyguları ve Atatürk ilkelerine bağlılığı öğreten öğretmenlerimizdir. Biz onların eseriyiz. Sıhhatini, nefesini, enerjisini, gençlik yıllarının hepsini bizim için harcar.

Kasım 9, 2010

Atatürk’ü seviyorum / S.Burhanettin AKBAŞ

Filed under: Atatürk'ü seviyorum,S.Burhanettin AKBAŞ — Samurka @ 7:28 pm
Evet, Atatürk’ü çok uzun zamandır seviyorum.
Hatta aklım erdi ereli seviyorum.
Çünkü, kendimle, ülkemle, insanlarımızla, vatanımla, bayrağımla gurur duymamı Atatürk sağladı.
Düşünün, o çocukluk günlerimle Atatürk’ün “Türk’ün atası” demek olduğunu öğreniyorum. O Ata ki, beni tarif ediyor:
“Türk, esirlik kabul etmeyen bir millettir.”
“Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım.”
Türk’ün karakteri ile Atatürk’ün karakteri aynı çizgide birleşiyor. Benim karakterim de öyle…
Dedelerimiz “Türk’ün ne zaman başı sıkışsa Toroslarda Bozoğlan topuzu gürler.” Derlerdi.
Kurtuluş Savaşında Bozoğlanın topuzu gürledi.
Bütün dünya biliyor ki Bozoğlan, hâlâ Toros dağlarında geziniyor. Tarih tekerrür etse Türk’ün yüce başı yine yerlere eğilmeyecek.


Evet, Atatürk’ü seviyorum.
Çünkü, Türk Milletini onun gibi seven birinin olmasından çok mutluyum.
Türk Milleti hakkında söylenmiş en güzel sözler ona aittir.
Bize adımızla hitap eden iki önderden biridir o.
Bize Türk Milleti diyen Göktürk Hakanı Bilge Kağan ve Atatürk vardır.
Her iki önder de kurdukları devletlere Türk adını verdiler: Göktürkler ve Türkiye.
Atatürk, “Türk Milleti zekidir” derken, Türk’ün övünmesini, çalışmasını ve kendine güvenmesini istedi.
“Ne mutlu Türküm diyene” derken Ziya Gökalp gibi Türklük kavramını kültürel bir olgu olarak öne çıkardı.
Biz o zaman, kendi adımızı açıkça ve gururla söyler olduk.
Ata babalarımız, büyük analarımız hangi boydan gelirsek gelelim, bizim adımızın “Türk” olduğunu ifade ettiler hep. Atatürk de milletimizin adını gururla söyledi ve kendine de “Türk’ün atası” demek olan bir soyadı aldı.
Yeniden bir Türkiye inşa edilmeye başlandı. Öyle kıt imkanlarla öyle güzel ve öyle büyük hamleler yapıldı ki Türk’ün Atası, söylediği her sözün altını doldurdu ve Türk Milletine her zaman güvendi. En zor zamanlarında dahi, Türk Milletine hep güvendi ve bize her zaman umut verdi, ışık oldu.
Atatürk’ü seviyorum evet hem de çok seviyorum.
Atatürk, bizden hep kendisini anlamamızı istedi. Onun fikirlerine doğru gitmemiz gerekiyordu. Onun azmini ve kararlığını görmemiz şarttı. Onun çalışkanlığına ulaşmamız gerekliydi.
Atatürk, ekonomiden, spordan, tarihten söz ettiği kadar resimden, heykelden yani sanattan da söz ediyordu. Türk Milletini geride görenlere inat, o her zaman milletini öne çıkarıyordu.
Türk Dil Kurumunu kurduğu zaman Türk Dilinin ebedi bir dostu olan Atatürk’ü gördük. Türk Tarih Kurumunu kurduğu zaman aslında tarihimizin ne kadar derin kökleri olduğunu keşfettik.
O, bize diyordu ki:
“Kırk asırlık Türk yurdu, yabancı elinde kalamaz. Ülkeniz sizindir, Türklerindir. Bu ülke, tarihte Türk’tü, bugün de Türk’tür ve sonsuza kadar Türk olarak yaşayacaktır. Mevzubahis vatansa gerisi teferruattır. Yurt sevgisi ona hizmetle ölçülür.”
Türk Milletinin geleceğini anlatırken hep “sonsuz, ilelebet, dünya durdukça” gibi zaman kalıplarını kullanıyordu. Türk’ün atası, Türk’ün bekası için çalışıp didinirken gönlünden en büyük yücelikleri geçiren insandı.
Biz Türk Bayrağının dalgalandığı her yerde ne korku, ne keder gördük. Gururla, huzurla, sevgiyle al bayrağın gölgesine sığındık.
10 Kasımlar geldi, bizim muradımız Atatürk’ü anmakla sınırlı kalmadı hiç. Atatürk’ü anmak yetmez bize. Atatürk’ü yaşatmak için buradayız biz.
Çünkü, Atatürk bizden açıkça şunu istemiştir:
“Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir, siz onları tamamlayacaksınız.”
Öyleyse Türklüğe karşı ödevleri olan bizler, Atatürk’ü yaşatmak için yorulacağız.

“Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman dahi durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir. Yorgunluk her insan, her mahlûk için tabii bir halettir, fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.
Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlâtları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz.”
Mustafa Kemal Atatürk, 27 Mart 1933

Ekim 29, 2010

Bu şiir "Cumhuriyet ve Atatürk" konulu şiir yarışmasında 1. oldu: "Duyuyor musun Büyük Atam"

Bu şiir, Balıkesir İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün 2010 yılı 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı etkinlikleri kapsamında il merkezinde ortaöğretim kurumları arasında düzenlediği “Cumhuriyet ve Atatürk” konulu şiir yarışmasında 1. oldu.
Yüreğine sağlık TUĞBA AKKOYUN
Duyuyor musun büyük Atam
Göğe yükselen nağmeleri
Her yıl “Yaşasın Cumhuriyet” diyerek
Dünyaya Türklüğü ilan edenleri
 
Duyuyor musun büyük Atam
“Ben, yedi düveli süngüyle durduranların,
Dağları delenlerin, denizleri aşanların soyundanım”
Diyerek dünyaya meydan okuyan Mehmet’i
 
Görüyor musun büyük Atam
Fabrikaya giden işçileri,
Kitap okuyan öğrencileri,
Ve bayrağına sarılıp nöbet tutan askeri.
 
Duyuyor musun büyük Atam
Töreleri çiğneyen Ayşe’nin ayak seslerini
Cahilliği öldüren öğrenciyi
Karanlığa ışık olan öğretmeni
 
Ve duyuyor musun büyük Atam
Ben Fatih’in, Süleyman’ın soyundan
Bozkırın sert rüzgarından
En büyük eserini korumaya geldim
Cumhuriyet dedin Cumhuriyet’e geldim
Diyen Mustafa Kemalleri.
 
 
Tuğba AKKOYUN
Balıkesir Cumhuriyet Anadolu Lisesi Öğrencisi

Ekim 25, 2010

Atatürk’ün Cumhuriyet Üzerine Sözleri

Cumhuriyet; fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister.
***
Benim nâçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.
***
Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.
***
Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı, Türk topluluğudur.
***
Cumhuriyet fikir serbestliği taraftandır. Samimî ve meşru olmak şartıyla, her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir.
***
Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir.
***
Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.
***
Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.
***
Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir.
Sonraki Sayfa »

WordPress.com'da Blog Oluşturun.